Geride bıraktığımız otuz yıla yayılan son Kürt isyanının tarihi; tüm tarihlerin olduğu gibi, muazzam trajedilerin ve vaktinde kaçınılabilir olan kaçınılmazlıkların tarihidir. Sürece müdahil olma şansları kalmamış olan Türkiyeli komünistlerin, vardığımız uğrakta, kendilerini meşgul edebilecekleri yegane aktivite, PKK gerçeğini, dünü ve bugünüyle kavramaya çalışmak; doğacak günün getirdiklerini olabildiğine salim kafayla değerlendirmek için çaba sarfetmek olacaktır -bunun da yapılmadığı bir durumda, Türkiye Komünist Partisi çizgisinde bir çözümsüzlük bayraktarlığı ile PKK'nin koşulsuz yüceltimi arasında salınmak kaçınılmaz olacaktır.
Kurdistan-Aktüel sitesinden, Mart 2009 tarihli Dursun Ali Küçük röportajını aktarıyorum; bahsettiğim amaca yönelik bir çaba olarak algılanması umuduyla.
----
Dursun Ali Küçük 1974 yılında, Ankara Gazi Üniversitesi Matematik bölümünde okurken, sonradan PKK ismini alan Kürdistan devrimcileri grubuna katıldı. 1977 yılının Kasım ayında siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı. Çeşitli cezaevlerinde toplam 16 yıl kaldı.1993 yılında cezaevinden çıktı. PKK’de çalışmalarına yöneticilik düzeyinde devam etti. PKK Merkez Komite üyeliği yaptı. 2005 yılında PKK den ayrıldı. Gürcistan’da tutuklandı üç buçuk yıl cezaevinde tutuklu kaldı. Kürt Pen üyesi olan Küçük’ün yayınlanmış kitapları ve makaleleri bulunuyor. Halen Kürdistan Aktuel internet sitesinde yazarlık yapmaya devam eden Küçük, Gürcistan’da siyasi mülteci olarak yaşıyor.
ÖCALAN’IN SURİYE’DEN ÇIKMASIYLA BAŞLAYAN VE İMRALIYA GETİRİLMESİNE KADAR GEÇEN SÜREÇTE NEREDEYDİNİZ?
Dursun Ali: O zamanlar Güney Kürdistan ve Kandil’deydim.
PKK’DE GÖREVİNİZ NEYDİ?
Dursun Ali: PKK’ de çeşitli düzeylerde görev yapıyordum. O sıralarda genelde basın-yayın, kültür alanlarında sorumluydum. Yazarlık yapıyordum. 16 yıl TC cezaevlerinde yattım. 3 yılda Gürcistan cezaevinde kaldım.
ÖCALAN’IN SURİYEDEN ÇIKACAĞINDAN HABERİNİZ OLDU MU?
Dursun Ali: Hayır, Başkanlık Konseyi dahil merkez komitenin haberi olmadı. Ancak Suriye’den çıktıktan ve Yunanistan’a geçtikten sonra öğrenmiş olduk. Avrupa’ya gittiği halde bu durumu Avrupa temsilcileri ile de konuşmuyor. Yanında güvenliğinde kalanlarla öylece sohbet ediyor. Bir de Suriye’nin adamı olan Ağa ile konuşuyorlar.
ÇIKIŞI, BULUNDUĞUNUZ PARTİ BİRİMİNDE TARTIŞTINIZ MI?
Dursun Ali: Çıkışını parti birimlerinde konuşmadık. Haberimiz yoktu. Neyi tartışacağız. Aslında Suriye daha önce Öcalan’ı gözden çıkarmıştı. Sınırda bir generalin konuşmasını bahane ederek Suriye Öcalan’dan çıkmasını istiyor. Öcalan’ın bu durumdan haberi bulunmuyor, bizimde haberimiz yoktu. Öcalan bütün önemli kararları kendisi verir. Bu konuları merkezle birlikte kararlaştırma durumları zaten olmazdı. Böyle olsun dediğinde ise itiraz eden olmazdı. Bütün temel hatta önemli taktik kararları Öcalan’ın kendisi alıyor. Merkeze onaylatarak meşruluk kazandırılıyor. Aslında merkez, temel kararları alma ve strateji belirleme yeri değildir. Dünyadaki siyasi partilerle kıyaslarsak en etkisiz merkez durumundadır.
GELİŞMELERİ NASIL YORUMLADINIZ?
Dursun Ali: Öcalan Suriye’de çıkarken 6. kongre hazırlıkları yapılıyordu. Bu süreçte merkezin çoğunluğu ve kongre üyeleri yavaş yavaş toplanmaya başlıyordu. Avrupa ve İtalya’ya geçişi ile aşağı yukarı çoğunluk kongre için toplamış bulunuyordu. Kenya’da yakalanıp TC’ye verildiğinde 6.Kongre bitmek üzereydi. Kısaca Avrupa, Rusya, Yunanistan ve Kenya turları sırasında kongre bileşimi hazır bulunuyordu. Öcalan’a yer önerecek ve nasıl yapacağını söyleyecek durumda değildik. Her zamanki gibi “başkanımız en doğrusunu yapar” mantığı hakimdi. Avrupa’ya gidişini olumlu buluyorduk. Ama nasıl bir sonuca gideceği konusunda ciddi kaygılar bulunmuyordu. Öcalan her zamanki gibi kongreye talimatlar vermekle uğraşıyordu. Öcalan, İtalya’da “devletleşiyoruz” tanımlamalarında bulunarak yaşadığı durumun farkında değildi. Bana sorarsanız Suriye’de iken kontrolünü kaybetmişti. Bilinen günlük yaşamına dalmıştı. Yüzeysel ve her şeyi kendisinden başlatan ve her şeyi kendisiyle izah eden bir siyaset tarzına düşmüştü. Kendi durumunun vahameti ile ilgili kongreye sunduğu bir görüşü yoktur. Üstelik Avrupa ve İtalya’da beklenenden daha geri bir izlenim veriyordu. Söyledikleri geri ve işe yaramaz türdendi. Öcalan’ı kurtarma diye bir plan yoktu. Kongre bunu Öcalan’dan bekliyordu. Sadece neler olabilecek türden yüzeysel değerlendirmeler yapılıyordu. Kişilerde endişe duyulan görüşler vardı, bunlar açıkça söylenmiyordu. Öcalan ve Avrupa’dan verilen izlenim işlerin genelde iyi gittiği yolundaydı.
SİYASAL DENGELER DEĞİŞİYOR MUYDU?
Dursun Ali: Evet, siyasal dengeler Öcalan’ın Suriye’den çıkışı ile değil, 1990’larla yeni siyasal dengeler, koşullar ve gelişmeler ortaya çıkmıştı. Ayrıca Kuzeydeki mücadele 90’ların başlarında yükselme eğilimi her konuda gösteriyordu. Suriye, Irak, İran vb rejimler reel sosyalizmin yıkılışı ile boşluğa düşmüşlerdi, geriliyorlar ve eski politikalarını sürdürecek durumda değillerdi. Öcalan, bundan önce başlayarak bu yıllarda İran ve Suriye’ye bağlanma ve buraya dayanma siyasetinde ısrarlı oldu. Ortadoğu tarzı bir politikaya gömüldü. Gelişmelerden giderek koptu. Bu süreçte PKK’ de ve bizlerde yeni durumları değerlendirmedik. Yaşanan çözülüşü onlarla açıkladık. Kendimizi hiç görmek istemedik. Bu ağırlıklı Öcalan’dan kaynaklanıyordu. Değerlendirme ve yeni durumlara yaklaşımı ortaya koymak bizden birine düşemezdi ve Öcalan’a rağmen bunu yapamazdık. Kişiler bu süreçte yeni dengelerle ilgili farklı düşünüyorlardı. Stratejik değerlendirmeler Öcalan’ın tekelinde olduğu için kimse cesaret edip konuşamazdı. Yeni dengeler ortaya çıkmakla birlikte PKK ve Öcalan yeni dengeler içinde nasıl bir siyaset izleyeceğini belirlemedi. Suriye ve İran istihbaratı ile olan ve gerileyen ilişkiler aşılmadı. Aslında Öcalan’ın övdüğü gibi Suriye ve İran’la siyasi düzeyde ilişkiler yoktu. Buradaki siyasal çevrelerle görüşmeler yürütülmüyordu.
YENİ BİR SİYASAL SÜREÇ Mİ BAŞLIYORDU?
Dursun Ali: Evet, yeni bir siyasi süreç çoktan başlamıştı. Yeni siyasal süreç ve dünyada esen olumlu hava iyi değerlendirilmedi. Kuzeyde 1993 kadar çeşitli alanlarda gelişmeler yaşandı. Bunlar yeni siyasal sürece göre değerlendirilmediği için PKK siyasallaşma fırsatlarını kaçırdı. Öcalan her şeyi kendisinde merkezleştirdi. Demokratik dünyayı ve çeşitli hükümetleri görmemezlikten geldi. Örneğin yaptığı bazı görüşmeleri ve Türk gazetecileri ile yaptığı görüşmeleri tek yapıyordu. Kimsenin onlara neler söylendiğinde açıkça haberi olmuyordu. Basına yansıyanlar dışında. Bunları merkez komite ve kadroları ile konuşmazdı. Her şey benden başlar mantığı ile nasıl olsa söylediklerimi PKK’ye kabul ettiririm rahatlığı içindeydi. Aslında bir modern padişah gibi davranıyordu. Öcalan, arka cepheyi komşu sömürgeci devletlerle sınırladı. Dar anlamda ilişkiler burada arandı. Avrupa ve dünyaya açılım yapma politikası aslında yoktu. Bu durum, PKK lideri her konuda doğru söylediği ve konuştuğu ve doğru ideoloji ortaya koymakla açıklanıyordu. İdeolojimiz farklı olduğu için bizi beğenmiyorlar hafifliği içindeydik. Ben yeni siyasal süreci Öcalan’ını Suriye’de çıkışıyla başlatmıyorum. Bu çok ucuz bir yaklaşım olur. PKK ve asıl olarak Öcalan kendileri için yeni siyasal sürece giden yolu ve koşulları kendileri hazırladılar. Siyasallaşmayarak sadece insanların direnişi ve hepimizin fedakarlığı üzerine, en önemlisi şehit düşen arkadaşlar üzerine sürdürülen ve inatlaşılan, kilitlenen bir mücadeleye dönüştü. 1993 sonrasında mücadele her alanda inişe geçmeye başladı. Yükselme ve yeni gelişmelerin gerekleri teorik ve siyasi olarak yapılmayınca inişe geçmek ve gerilemek kaçınılmaz duruma geldi. Bunu 6. Kongre tartışmalarında açıkça görüyorduk. Gerilemeyi siyaset ve stratejide içine girilen çıkmazda göreceğimize, birbirimize yönelmek ve kendi pratiklerimizde salt birbirimizi eleştirmekte buluyorduk. Kongrede bunlar yaşandı. Çünkü Öcalan’ın teorik ve siyasi değerlendirmeleri doğru yaptığını ve her zaman olduğu gibi bizim bunları uygulama becerisi göstermediğimiz saplantısı içindeydik. Bu tarzı Öcalan PKK’de oturtmuştu. Stratejik değerlendirmeler Öcalan’a ait olduğu için hiç birimizin bunu eleştirme cesareti yoktu. Oysa kişisel olarak bunu beğenmeyenlerimiz de vardı. Ama konuşamıyorduk. Bu da bizim yaşadığımız veya bize yaşatılan trajedidir.
YENİ SİYASAL KONSEPTİ KİMLER DÜZENLEMİŞ VE UYGULAMAYA KOYMUŞTU?
Dursun Ali: PKK tarihine baktığımda, okuduklarımda, gördüklerimde Öcalan’ın yersiz ve aşırıya varan komplo teorileri ile çokça karşılaştım ve karşılaşmışız. Öcalan, komplo teorileri üretmek ve her şeyin kendisine karşı yapıldığı konusunda meşhurdur. Bu konuda hakkını yiyemem. Ama kendisine ve PKK’ye karşı yapıldığını söylediği komployu görmemiştir ve bunların tedbirini almak için uyarıda bulunmamıştır. Gerçek durumların nasıl gündeme geleceğini hesaplamadı, endişeleri olsa da TC’ye ortak teslim edileceğini beklemedi. Bundan dolayı Suriye’den çıktıktan sonra kontrolünü iyice kaybetmeye başladı. Yeni siyasal konsepti yanlış politikaları ile Öcalan'ın hazırladığı ve gerekli ortamları sunduğu kanısındayım. Son yıllarda çeşitli görüşmeler ve sözünü ettiği albay ve gazeteciler aracılığıyla bizim de haberimizin olmadığı mesajlar verdiğini düşünüyorum. Her şeyi, hemen her şeyi kendisinde merkezileştirdiği için ayrıca kendisini açık hedef haline getirdi. PKK’de tek belirleyici idi. Ne söylerse PKK’liler uyar pratiğini yerleştirmişti. Daha Suriye’de çıkmadan Suriye onu gözden çıkarmıştı. Bundan da haberi yoktur. Geriye bakıp değerlendirdiğimizde gidebilecek bir yeri yoktu. Artık kendisini karşı politikalara kullandırtmaya açık hale getirmişti. Yeni konseptin baş mimarı TC’dir. Öcalan’ı yok etmek değil, canlı ele geçirmek ve kontrole alarak mücadeleyi genelde tasfiye etmeyi ve inisiyatifi her alanda ele geçirmeyi hedefliyorlardı. Öcalan’ı tanıdıkları için ve eski bazı ilişkilerinden hareketle tavır koymayacağının çok iyi farkındaydılar. Dolayısıyla bu konsepte ABD, İsrail, İngiltere ve bir bakıma Avrupa devletleri dahil edildi.
AMAÇLARI NEYDİ?
Dursun Ali: Amaçları, Öcalan’ı teslim alarak Kürt mücadelesini tasfiye etmekti. Bunun fırsatlarını daha önceden Öcalan sunmuştu. Bu kez sonuca ve bitişe götürmek istiyorlardı. Bunu için üç şart üzerine anlaşmışlardı. Birincisi, Öcalan idam edilmeyecektir. İkincisi Öcalan teslim alınarak ve kontrole alınarak dağdaki gerillayı indirmek için af çıkarılacaktır. Üçüncüsü bazı kültürel adımlar atılacaktır. Bu konsepti uygulayanlar bu üç konuda anlaşmışlardı. Siyasi ve idari reformlar olmayacak, bu adımlarla PKK ve Kürt mücadelesi tasfiye edilecek, başka bir deyişle TC’nin denetimine konulacaktır. Öcalan’ı öldürüp kahraman yapmayacaklardı. Bu konsepti düzenleyenler bu adımların atılmasını TC’den beklediler. İdam kaldırıldı. Yok denilecek düzeyde olsa da TV de Kürtçe yayın başlatıldı. Eve dönüş veya herkesi kapsayan bir itiraf yasası türündeki af ise yapılmadı. Devlet bu konuda kendi içinde anlaşmadı. Bence aynı konsept şimdi sürdürülmeye devam ediliyor. Teslim olunca Öcalan bu konsepte onların beklediğinden çok daha fazlasıyla katıldı. Türkiye’ye adım atmadan daha uçakta iken TC’ye “hizmete varım” demekle işe başladı. Fotoğrafları birleştirdiğimde bu açıklama çok garip gelmiyor. Daha İtalya’da iken Amerikalılar ona bir plan sunuyor; bu planın içinde bütün gerilla güçlerini Kuzeyden Güney Kürdistan’a çekme teklifi vardır. Avrupa’da sağlam çevrelerden, çok karşı olduğu bayan Mitterand’dan “Sakın İtalya'dan çıkma” mesajları iletildi. O bir Rus faşisti olan Juroenvski vb çevrelere güvenerek, İtalya’da hapis yatmayı kabul etmeyip Rusya’ya gitti. Daha oradayken Juronevski Türkiye'ye gitti. Ayrıca orada yanında kalan arkadaşlar TC’den gelen bir albayın kendisiyle görüştüğünü söylediler. Bu tür açıklamalar Ergenekon yargılamaları ve Tuncay Güney’in açıklamaları çerçevesinde basına yansıdı. Orada albay ile tek görüşüyor ve neler konuştuğunu kimse bilmiyor. Yine bu dönemde alışıla geldiği yaşamından Yunanistan, İtalya ve Rusya’da vazgeçmiyor. Buralarda kalanlardan kadınlar hikayesini yine duydum. Bana göre artık boşluğa düşmüştü. İtalya’da “PKK’den istifa ettim, ben sizin PKK’nizden değilim” diyordu. Avrupa’da kalsaydı kendisinin yaptığı her şeyi PKKlilere yıkacaktı, öyle bir siyaset izlemeyi düşünüyor. Boşuna söylenen bir söz değildi. Suriye’de ve sonrasında kendi anlatımları ve yaşayanların anlatımlarından çıkardığım sonuç şu; gerçekten biraz dostluk yapanlara inanmıyor, istihbarı çevrelerin görüşleri ve devrede olan istihbaratçılara daha çok inanıyor.
ÖCALAN VE PARTİ BİRİMLERİNİN YENİ KONSEPTTEN HABERLERİ VAR MIYDI?
Dursun Ali: yüzeysel bazı değerlendirme ve genel endişeler dışında hayır, haberi yoktur diyebiliriz. Öcalan yakalandıktan sonra yeni konseptin Öcalan üzeri uygulamaya konulduğunu hala kabul etmiyorlardı. Kişisel düşünceleri bunun dışında tutuyorum ve bu düşünceler Öcalan’ı eleştirme biçiminde toplantılarda söylenmiyordu.
BU YÖNDE SİYASAL ÖRGÜTSEL HAZIRLIKLAR VAR MIYDI?
Dursun Ali: Söylediğim gibi Öcalan’ın Suriye çıkışı ve sonraki turlarından haberimiz yoktu, ancak turlar gerçekleştikten sonra bilgi alıyorduk. Bu bilgileri herkes alıyordu. Çünkü Öcalan telefonlarda konuşmaya devam ediyordu, öylece bilgileniyorduk. Haberimiz olmayan bir şeyin siyasal örgütsel hazırlıkları zaten olmaz.
ÖCALAN’IN AVRUPA'YA GİTMESİNİ NASIL DEĞERLENDİRDİNİZ?
Dursun Ali: Öcalan’ın Avrupa’ya çıkışını olumlu değerlendiriyorduk. Ben de dahil bir kesimimiz Suriye ve İran’ı sevmiyorduk, güvenmiyorduk. Aslında buraların rejimlerinin TC’nin kopyası ve hatta TC’den daha geri, zalim olduğunun farkındaydık. Bu rejimler, muhaliflerine karşı TC’den daha acımasızdır, bunları biliyorduk. Avrupa’ya çıkışla yeni bazı ilişkilerin ortaya çıkabileceğini hesaplıyorduk.
ÖCALAN NEDEN ÜLKEYE, MÜCADELE ALANLARINA GİTMEDİ?
Dursun Ali: Öcalan hiçbir zaman mücadele alanlarını ziyaret etmeyi ve geçici moral destek sağlamayı hiç düşünmemiştir. Kimsenin ondan öyle bir beklentisi yoktu. Ama bu konunda ileri sürdüğü görüşler oldukça tutarsızdır. O da kardeşi Osman da pratik girişkenliğe ve mücadeleciliğe gençliklerinde sahip deillerdi. Şimdi dönüp baktığımda bu konuda cesaretlerinin zayıf olduğunu söyleyebilir. Osman, bir ara Türkiye’ye gidebileceği mesajlarını vermişti. Gitse, Öcalan’dan farklı davranacağını sanmıyorum. Öcalan, mücadeleciliği ve direnişçiliği ile değil, ideolojik ve teorik değerlendirmeleriyle öne çıktı. Suriye istihbaratı ile ilişkiler vb ayarlamalarla arkadaşlarını harcayarak, vurarak ve bazılarını dize getirerek mutlak egemenliğini ilan etti. Öcalan’da Che Guevara duyarlılığının zerresi yok. Aslında daha önce istese gizli Güneye gelip güçleri ziyaret etmeyi düşünebilirdi. Bunu bile düşünüp uygulamamıştır. Kimse ondan gerillacılık beklemez ve öyle bir şey de söylemez. Onun yapması gereken en doğru adım, 1990’larla yeni siyasal açılımlar ve PKK’nin yanlış uygulamalarından vazgeçip, Suriye’den çıkmasıydı. Bu ve benzer adımları atsaydı, bu durumlar başa gelmezdi. Fakat kurduğu sistem ve yaşam tarzı yeni adımlar atmaya izin vermez. Öcalan da bu egemenliğinden vazgeçmez. Öcalan öleceğine, Kürdistan, Kürtler ve insanlar ölsün mantığı onda hakimdir.
AVRUPA ÜLKELERİ ÖCALAN’A NEDEN SİYASAL SIĞINMA STATÜSÜ TANIMADILAR?
Dursun Ali: Avrupa hükümetleri ve Avrupa kamu oyunda olumlu bir Öcalan ve PKK imajı bulunmuyordu. Avrupalı aydınlar da Öcalan’ı benimsemiyor. Avrupa’da gerekmediği halde Öcalan’ın talimatlarıyla şiddet uygulanmış ve siyasi infazlar yapılmıştı. Bu siyasi infazlar PKK üyeleri ve taraftarlarına karşı gerçekleşmişti. Yine kendisi dışındaki Kürtlere Avrupa’da olumlu yaklaşmamış ve onları sindirmeye yönelik çalışmıştır. Öcalan’ın parti sistemi ve tek liderlik kültü ve geri siyaset yaklaşımlarını, sivillere ve Kürtlere karşı yanlış uygulamalarını Avrupa demokratik kamuoyu biliyor. Devlet ve hükümetler bu durumu bildikleri için Öcalan’ı kabul etmek istemezler. Nihayetinde demokrasi ve insan haklarını, insani değerleri tercih ettiği için değil, mecburen Avrupa’ya sığınmıştı. Avrupa’ya gitmek için siyasetten bir ön hazırlık yapılmamıştı. Birden bire ben geldim, beni kabul edin tavrına hazır değillerdi. Örneğin İsveç genelde ulusal hareketlere sempatiyle bakar. Öcalan yaptığı değerlendirmeler ve keskin tavır ve uygulamalarıyla Avrupa’yı karşısına almıştı. TC bile acımasızdır ve Ergenekon ve JİTEM olaylarında vb ortaya çıktığı gibi 20.000 insanı faili meçhul ile getirmişti. Ordu içinde temizlikler yapmıştı, general ve subaylarını öldürmüştü. En çok öldürdüğü Kürtlerdi. Öcalan ve PKK’ de ordunun tarzıyla ordudan daha fazla kendi üyelerini ve ayrılanları cezalandırmıştı. Öldürülen halkımızı dışında tutarsak, ordu kendi general ve subaylarını Öcalan’dan daha az vurmuştur. Öcalan kendi üyeleri ve kadrolarını, merkez komite üyelerini ordunun vurduğu kadrolarından çok daha fazla vurmuştur. Üstelik Öcalan siyasallaşmayı ve yenidünya koşullarını değerlendirmemişti. Kişisel ve yaşamsal sicili muhafazakâr Avrupalı siyasetçiden daha geridir. Böyle bir Öcalan’ı Avrupa kabul edemezdi. Sadece devletler ve hükümetler değil, Avrupa’nın demokratik ve insancıl kamuoyu da Öcalan’ı benimsemiyor. Her şeye rağmen tutuklanmayı göze alarak İtalya’da kalsaydı, durum bugünkünden daha iyi olacaktı. Çünkü önemli bir Kürt kamuoyu Öcalan’ı destekliyordu. Halk sokaklardaydı ve bu mücadele olumlu sonuçlanabilirdi. Öcalan halka ve demokratik kamuoyuna güvenmedi, yatmayı göze almadı, yanlış hesaplar yaptı ve İtalya’dan çıkarak kendi ve örgütün kötü gidişatına imza attı.
KÜRTLERİN GERÇEKTEN DOSTLARI YOK MU? ÖCALAN’A KAPILARIN KAPANMASINI BUNA BAĞLAYABİLİR MİYİZ?
Dursun Ali: Hayır, böyle düşünmek tehlikeli bir mantıktır. Birinci ve İkinci Dünya savaşında Kürtler dünya yeniden şekillenirken kendilerine yer açacak bir siyaset izlemediler. 1990’dan sonra ise ve gelinen dünya koşullarında Kürtler kendilerine yer açabilir. Bu koşullar ve fırsatlar var. Güney Kürdistan’ı buna örnek verebiliriz. Kuzey’de daha zor olsa da kendine yer açacak imkanlara sahiptir. Öcalan ve PKK, bu imkanlar ve fırsatları harcamaya devam ediyor. Kapılar Kürtlere kapatılmıştı. Bir kapıyı çalmak için yeni politika ve yaklaşım gereklidir. Avrupa’dan hareketle Kürtler dünya kamuoyuna girebilirdi. Buna Öcalan izin vermedi. Kapalı olan kapıları iyice kilitledi, açmayalım yaklaşımını gösterdi. Avrupa’dan gelen bazı mesajları Öcalan hep olumsuz değerlendirdi. Ortadoğu’nun iki yüzlü politikasını izledi, bunu Avrupalılar yutmazlar ve yutmadılar. Suriye ve İran istihbaratı ile konuşulduğunda; iki tarafta dostluktan, İsrail, ABD ve Avrupa’ya karşı olmaktan bahseder, bolca dostluk sözü verilir ve karşılıklı bazı isteklere evet cevapları verilir. Masadan kalktıktan sonra ise büyük çoğunluk unutulur. Geriye küçük bazı ayrıntılar kalır. Avrupa ve Batı ile bu tür siyasetle sonuç alınmaz. Neler verileceği, nasıl bir duruşa sahip olunacağı, neler alınacağı genellikle açık konuşulur. Bu açıdan Öcalan’ın siyaset tarzı dünyada güvenilir bulunmuyor, inandırıcılığı tüketmiş bir siyasettir. Genelkurmayın denetimine girilince bunu bilen Batı ve Avrupa Öcalan ve PKK’yi hiç dikkate almıyor artık.
ÖCALAN’IN KENYA’DA YAKALANMASI SİZİN İÇİN SÜRPRİZ OLDU MU? NE İŞİ VARMIŞ KENYA’DA DİYE DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
Dursun Ali: Evet, gerçekten sürpriz oldu ve şaşkınlık yarattı. Biz hala Avrupa’da biliyorduk, en azından bilgilerimiz bu yönlüydü. Kenya’da yakalanmasını şaşkınlık ve şok olmuş biçimde izledik. Bu duruma bayağı şaşırdığımızı belirtebilirim. Kongredeydik, denilebilir ki, ağızları bıçak açmıyordu. Morallerimizi olumsuz etkilemişti. Genelde şok ve şaşkınlık havası egemendi. Yeni bir durum değerlendirmesi yapacağımıza, genelde komploya kurban gittiği ve buna cevap vermek noktalarında yoğunlaşıyorduk. "Bu açıdan kongre savaşı geliştirmek, fedai eylemleri ve metropol eylemlerini yükseltmek kararlarıyla sonuçlandı." Hatta Öcalan, Rusya’dayken federasyonu tartışın diyor ve eski PKK’lılardan kurtulmak için kongreyi yönlendiriyordu. Eski PKK’lilerden kurtulmak istediğini TC savcılarına verdiği ifadelerde belirtiyor ve bu doğrudur. Daha yakalanmadan Öcalan’ın yeni konsepte uygun dönüşüm geçirdiğini ve bunun temellerini eskiye dayandığını söylemek abartılı olamaz. O açıdan yeni konsepte Öcalan’ın eskiden beri siyaset ve uygulamaları ve gizli mesajları ile yardımcı olduğunu belirtebilirim. Kenya’da yakalanınca daha uçaktayken “hizmete hazırım” demesi bu durumla örtüşüyor. Bu açıdan PKK teslimiyeti ve TC’nin denetimine girişini 1999 Kenya yakalanması ile izah etmeyi yetersiz görüyorum. Öncede söylediğim gibi bu bir sonuçtur. Yakalanınca teslimiyet açıkça ve teorik olarak, politik ifadelendirmelerle savunuluyor. Öcalan’ın manevra imkanları bitiyor.
YAKALANDIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE NE DÜŞÜNDÜNÜZ?
Dursun Ali: Yakalandığında genel çoğunluk tavır koyacağı ve davayı savunacağı düşüncesindeydi. Biz de genelde TC’ye karşı tavır almak ve bir duruş sergilemek noktalarında yoğunlaşıyorduk.
TELEVİZYONDA YAYINLANAN İLK GÖRÜNTÜLERİ İZLEDİNİZ Mİ? “ANNEM TÜRKTÜR, YUKARIDAKİLERE SÖYLEYİN GÖREVE HAZIRIM’’ DİYEN SÖZLERİNİ DUYUNCA SİZ VE BİRLİKTE KALDIĞINIZ PARTİLİLERİN TEPKİLERİ NE OLDU?
Dursun Ali: Bazılarımız cezaevleri yatmıştık. Kemal, Hayri ve Mazlumların tavırlarını biliyorduk. Öcalan’ın tavır koyacağını düşünüyorduk. İlk görüntülerini ve basında çıkan açıklamalarını gördüm ve kısmen takip ettik. Açıklamaları hiç hoşuma gitmedi. Öcalan tartışılmadığı ve eleştirilmediği, bu açıklama ve itiraflarını şuurunu kaybetmesine vb bağlanıyordu. Genelde yerleşen ve yerleştirilen kanı Öcalan hata yapmaz ve Öcalan kendisini satamaz ve teslim olamaz yönündedir. Geneli izlediğimde Öcalan’ın açıklamaları kimsenin hoşuna gitmediğini gördüm. Çoğunluk bir bakıma yetim kaldığını düşünüyordu, Öcalan’dan sonra örgüt nasıl yürüyecek soruları gündemdeydi. İlk açıklamaları ile bende çözüldüğü kanısı uyandı. Öcalan’ın ilk açıklamalarını beğenmedik ve hiçbir kişi bunları sahiplenelim demedi. Kongre bittikten sonra merkez toplantısı oldu ve Öcalan’a ilaç verildiği, şuuruna sahip olmadığı, kendisine işkence yapıldığı ve bu nedenle açıklamalarını kabul etmediğimiz yönünde bir bildiri kaleme alındı. O zaman toplantıda bulunan herkes bu görüşteydi. İtirazı olan olmadı. Bu bildiri aslında Öcalan’ın tutumunu benimsemiyoruz anlamına geliyordu.
ÖCALAN İMRALIYA GETİRİLDİKTEN SONRA SİZİNLE İLİŞKİSİ OLDU MU?
Dursun Ali: Evet, kısa bir süre sonra ilişkiye geçmeye başladı. Baharda avukatlar aracılığıyla ilk notu geldi. Bu konuşma alınan notların Genel Kurmayın denetiminde ve onların bilgisi dahilinde olduğunu biliyorduk. TC’nin ve özellikle askeri cezaevlerinde kaldığımız için askerlerin örgütsel konuşmalara izin vermeyeceğini biliyoruz. Yaşadıklarımızdan bunu görmüştük. Bize bu hakkı tanımayanlar Öcalan’a nasıl tanıyabilirler? O zaman Öcalan’ı ne diye teslim aldılar görüşü boşlukta kalır.
BULUNDUĞUNUZ ALANDA PARTİ YÖNETMİ İLE ÖCALAN ARASINDA HER HANGİ BİR BİÇİMDE TEMAS GERÇEKLEŞMİŞ MİYDİ? ÖRNEĞİN İMRALI’DA BULUNUNAN ÖCALANIN QANDİL LE TELEFONLA GÖRÜŞTÜĞÜ SÖYLENDİ. BÖYLE BİR ŞEYE ŞAHİT OLDUNUZ MU YA DA DUYDUNUZ MU?
Dursun Ali: Evet, ilk avukat notundan sonra temaslar bazı zamanlar hariç, hemen her hafta sürüyordu. Kandil ile İmralı arasında düzenli ilişkiler kurulmaya başlandı. İlk avukat notunun konusu şuydu; "Bana işkence yapmadılar, şuurum yerindedir. Her şeyi kendi irademle söylüyor ve kabul ediyorum. Savaşı sona erdirin, metropol eylemlerini durdurun, kuzeydeki güçleri bu yıl tamamen güneye çekin" konularını işliyordu. İşkence görmedim, şuurum yerinde derken Merkezin bildiri olarak açıklamalarına cevap veriyordu. Gerçekten uçaktan başlayarak, hatta öncesi var, Öcalan gönüllü itiraflara başlamıştı. İfadelerini sonra okudum, savcılara "Gelin savaşı bitirelim, ben savaşa son vereceğim" diyordu. Bu ilk notun orijinalini okumuşum. Bu ve ikincisi çoğu yerlere dağıtılmadı, dağıtıldığı ölçüde redaksiyon edileni ve bazı bölümler çıkarılmış biçimde dağıtıldı. Bu ilk görüşme notunda Kandil, yani dağın ve Avrupa’nın telefonlarını istiyordu. Bu kafalarımızda soru işaretleri yaratıyordu, bizler içerdeyken bir gün bile bizi telefonla görüştürmeyen ordu, Öcalan’ı ne diye görüştürüyor? İlk notu tartışıldı. Metropol eylemlerinin durdurulması uygun görüldü. Öcalan’ın söylediği tarzda savaşın bitirilmesi ve güçlerin Güneye çekilmesi nazikçe uygun görülmedi. Telefonlar veridi. Avukatlar aracılığıyla İmralı’ya iletildi. Telefonların verildiğini biliyorum. Ama telefonlarla kimlerle ve nasıl konuşulduğu konusunda bilgim olmadı. Görüştüğünü sanıyorum. Çünkü bir dönem sonra "Sabri Ok bulunduğu yerden alınarak İmralı'ya götürüldüğünü biliyorum." Daha sonraki görüşme notlarında Öcalan; Sabri Ok tahliye olduğunda “benim Türkiye temsilciliği yapsın” diyordu. "Bu yılki Öcalan görüşme notlarında, İmralı'da kendisiyle görüşmeye gelen general, subay ve istihbaratın gidip Sabri Ok ile aynı konuları konuştuklarını söylüyordu. " Bu açıklama daha önce Sabri Ok’un İmralı'ya götürülüp Öcalan’la görüştüğünü doğruluyor. Eskiden Öcalan sır tutmayı hiçbir zaman bilmez. Bol konuşmalarıyla hep açık verirdi.
ÖCALAN İLE QANDİL ARASINDA İLİŞKİ NASIL VE KİMLER ARACILIĞIYLA SAĞLANIYORDU?
Dursun Ali: Öcalan ile Kandil arasındaki ilişki avukat aracılığıyla sağlanıyordu. Bunu Genelkurmay ve devlet biliyordu. Gizli saklısı olan bir ilişki değil. Partinin ikna edilmesi ve hizaya getirilmesi için devlet onay veriyor ve imkan sağlıyor.
ÖCALAN İMRALI’DA TÜRK DEVLETİYLE YENİ BİR KONSEPT ÜZERİNDE ANLAŞTI MI? BÖYLE BİR ANLAŞMA VAR MI?
Dursun Ali: Evet, böyle bir anlaşma kesinlikle var. Aslında anlaşma değil, düzenlenen yeni konsepti Öcalan fazlasıyla onaylıyor. Bu anlaşma üç maddeden esas olarak oluşuyor. İdamın kalkması, gerillanın dağdan indirilmesi, itiraf yasası veya eve dönüş biçimlerinde bir af gündemdedir. Buna karşın tüm amaçlardan vazgeçiliyor ve kültürel haklar denilen olay konsepte yer alıyor. Söylediğim gibi af dışındakiler belli düzeyde uygulanmasına başlandı. Bu anlaşmada PKK ve Öcalan kesinlikle bir taraf değildir. Öcalan, kendi başına onların dayattığı koşulları fazlasıyla kabul ediyor. İlk planda güçlerin hepsinin güneye çekilmesi vardı. Ergenekoncu bilinen , daha doğrusu askerin istemi ile 500 kadar güç kalınsın deniyordu. Bu planda savaşın tamamen tek taraflı sona erdirilmesi vardır. Burayı iyi kavradığımızda sonraki savaş dayatması Öcalan’dan ve ordunun darbe ve iktidarını sağlanması için ısmarlandığı çok iyi anlaşılır. Nitekim bu yıl içinde bizzat Öcalan; “ Bana söz verdiler, yapmadılar” diyordu. Ergenekoncu general, albaylar ve MİT müsteşarı ile görüştüğü ortaya çıktı. Barış grupları bunun için Türkiye’ye gönderildi. O zamanlar 500 gerilla sınırdan içeri girebilir diyordu Öcalan. Bu uygulanmadı. Keza itiraf yasası çıkar ve yöneticileri kapsarsa Öcalan kendisinin de yaralanacağını bir görüşme notunda belirtiyordu. Barış imkanları varmış gibi mesajlar veriyordu. Aslında TC, Öcalan’ın teslimiyet planını çekinmeden uygulasaydı, 1999 yılında bayağı etkili olurdu. Devlet hala kendi içinde ikna olmamıştı. Bence üzerinde anlaşılan konsept bu yıl uygulanmaya konulmaya çalışılıyor. Bazı kültürel adımlar atıldı. Şimdi gerillayı dağdan indirmek için eve dönüş türünden yöneticileri dışlayacak af tartışılıyor. O zamanda görüşme notlarında yöneticilerin dışarıda kalabileceğini Öcalan birkaç kez vurgulamıştı. Bana göre o zaman kısmen yapılıp ertelenen veya sürüncemeye alınan siyasi denetime alma ve muhatap almadan sorunu çözüyorum denilen plan şimdi biraz farklı biçimlerde gündemdedir. Ortada tarafların uyacağı bir anlaşma yoktur. Anlaşma denilen Öcalan’ın kendisinin komplo dediği siyasi plana katılmasıdır. “Türkiye’ye komplo yapıldı” demesi olayı gizlemek içindir. Yeni konsepte ABD, TC vb ortak düşünüyor. Sadece af denilen olaya yanaşmadılar, daha doğrusu uygulamadılar. Kültürel kırıntı ile başlayıp şimdi devlet bazı kültürel adımlar attı. Bu gelişmelerde Öcalan bir taraf değildir. Ergenekon ve ordunun darbesini onaylar pozisyona girdi, AKP’yi bundan dolayı açık hedef yaptı. Öcalan devlete hizmet yapacağım derken gerçekte bu işte samimi davrandı. Gösterdiği tutumu izah etmek zordur. Seyit Rıza ve Şeyh Saidi eleştirmesine rağmen onların o zaman ve mekan içinde gösterdiği onurlu tutumu bile göstermedi. Açıkçası bu kadarını ne hayal ediyor ne de bekliyordum. Ne yazık ki, sonuç çok kötüdür. Teorik söylemler sadece bizi sürece ve teslimiyete adım adım ikna etmek içindir. AİHM bile Öcalan’ı itirafçı olarak tanımladı. Zerre kadar ne Kürtleri ne de PKK’yi savundu. “ Çözüm İmralı'dadır” demek, çözüm TC’dir demektir. " Ne yazık ki bir dönem isteme sekte bu çözüme hizmet ettik.
BÖYLE BİR ANLAŞMA/KONSEPT VARSA, NE OLDUĞUNU ANA HATLARIYLA ANLATIRMISINIZ?
Ali: Yukarıdaki soruda ana hatlarına değindim. Buradan çıkan sonuç şu: Komployu TC yemedi veya söylendiği gibi Türkiye’ye komplo yapılmadı. Öcalan, adını söylediği komplonun şartlarına ve plana beklenenden ve onların düşündüğünden çok fazlasıyla katıldı. Dolayısıyla komploya biz ve Kürtler uğradık. Öcalan'ın sıkça İngiltere, İsrail ve kısmen ABD’yi eleştirir. Bunu olayı saptırmak için yapıyor. Şimdiye kadar ordu ve devlete karşı ciddi bir tavır ve belirlemede bulunmamıştır. Bu plana katılarak TC siyasetinde kendisine yer açmayı düşünüyor olabilir. Ergenekon, ordu ve darbecilerden böyle bir beklentisi vardı, AKP’yi bundan dolayı sürekli eleştiriyordu. Fakat bu plan tutmadı. Darbe yapılmadı, Ergenekon deşifre edildi. Ordu ve AKP uzlaştı, AKP sınırlandırıldı, hizaya getirildi. Bundan dolayı AKP eliyle devletin attığı adımlarda Öcalan devre dışıdır. İmralı cezaevini yeniden düzenlemeleri ve Ergenekon ile birlikte Öcalan’a hizaya gel demeleri bundan dolayıdır. Ama Öcalan, dersini almış görünüyor. Ateşkes uygun biçimlerde olmalı, yeni bir anayasa yapılmalı, gerçekleri araştırma komisyonunun kurulması önerileriyle, bence süre giden plana katılmak ve plan içinde dikkate alınmak için ön hazırlıklar yapıyor.
İMRALI’DA YAPILAN MAHKEMEDE ÖCALAN’IN SAVUNDUKLARINI DEĞERLENDİRİR MİSİNİZ?
-Dursun Ali: Mahkemede ne kendisini ne bir halkın davasını savundu. Sadece barış ve içi boş demokratik cumhuriyet vurgulamaları yaptı. Yargılamayı devletin ve ordunun yargılamasına dönüştürmediğini görüyorduk. Eskiden ceza evlerinde yaptığımız siyasi savunmalarla bir alakası yoktu. Burada soyut söylenenler örgütü elinde tutmak içindir. İtiraflarına ve teslimiyetine, devletin ve ordunun planlarını onaylamasına dayanmıyordu. Kişi olarak savunmasını beğenmedim. Bunu açıkça savunacak durumda değildim. Bu savunmada, bağımsızlıktan vazgeçildiği gibi Kürtler için hiçbir siyasi ve idari statü savunulmuyor. Dil, kültür haklarına vurgu ve genel demokrasi vurgulamalarıyla sorun geçiştiriliyordu.nDaha mahkeme olmadan savunması gelmişti. Okudum. Beğenmedim. Ama Öcalan’ın yanlış söylediğini belirtemiyordum. Kişisel olarak benim gibi düşünen bazı arkadaşlarla konuşuyordum. Mesela savunmayı okuduktan sonra Ekrem’le karşılaştım. Komutanlık yapan biridir. O’da savunmayı okumuştu. Tartıştık, bana söylediği ilk söz “biz bunlar için mi savaştık” oldu, yani biz kültürel haklar için mi savaştık diyordu. Bu konuda aynı görüşteydik. Amaçsız duruma getirildiğimizi fark etmiştik. Ama eğitimlerde ne yazık ki Öcalan’ın söylediklerini, benimsemesek de savunuyorduk. Bu da bizim çelişkimiz ve trajedimizdir. Bu kelimeyi yanlış söyledi diyemiyorsun. En çok Kemalizm ve amaçlar konusunda söylediklerinde zorlanıyorduk. Ceza ve dışlanma, tutuklanma ve yok edilme korkusuyla katılmadığımız ve benimsemediğimiz konuları söyleyemiyorduk. Mahkeme tavrı ve ilk savunmasını okuduğumda benim düşüncem yine federasyon, siyasi ve idari kimliğimizin olmasıydı. Bu görüşümü söylediğim gibi ancak bazı arkadaşlarla paylaşıyordum. Aslında çoğunluk bu konuda ikna olmamıştı. Ama gel gör ki sistem ve içine girilen ilişkilerden dolayı bağlanmışlardır. Öcalan eleştirisinin olmadığı bir partide düşündüklerini söyleyemiyorsun. Şimdi bile kalanların bazılarının bu konuda ikna olduğunu sanmıyorum. Öte yanda ise bir şey söyleyecek halleri yoktur. Yani bir tavra dönüştüremezler, yapmaya kalkarlarsa sistem onları yer.
PKK YÖNETİMİNİN BAŞTAN İTİBAREN OLAN BİTENLER KARŞISINDA SERGİLEDİĞİ TUTUMU NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
-Dursun Ali: PKK yönetiminin tavrı neye uğradığını bilmeyen şaşkın ördek tavrıdır. Kabul etsek de etmesek de bu sisteme hizmet ettik. Bu sistem Öcalan eleştirilmesi yapılmadığı sürece değişmez. Söylediklerini kişi olarak benimsemesen de, eleştirilmediği sürece hiçbir tavır, siyasi irade gösteremezsin. Kişi olarak eleştirmen yok olmanla eş anlamlıdır. Aşağı yukarı beğenmeyenler ve beğenenlerde bu durumun farkındadır. Örgüt olalım diyenlerimiz vardı. Örgüt olmak, partiyi İmralı'ya bağlamamaktan geçiyordu. Böyle bir adımı atma cesareti göstermiyorduk. Atmakta bayağı zordu. Genel bir ortak anlayış sağlanmadığı sürece bazı kişiler bu adımı atamazdı, sorunu tartışma gündemine bile alamazdı. O zaman sistem sana karşı birleşir ve seni harcar. Bu söylediğim bazılarına ters gelebilir. Normal parti işleyişlerinde fazlaca görülmeyen durumlardır. PKK’ de ise parti Önderlik sistemi ile neredeyse eşit durumdadır. PKK’ de Neler Oluyor yazı dizimde bazı yorumlar vardı. Kimileri bunları niye PKK’ de savunmadınız diyordu. Bazı şeyleri biraz ortam oluşturunca savundum. Aynı kişilere gelin cesaretiniz varsa gidin siz savunun diyebilir insan. Bırakalım içinde, dışında görüşlerini cesaretle savunanlar azdır. Öcalan’ın eleştirilmesinde çoğu kişi korkmaktadır. Sadece ayrılanlar değil, PKK dışındakilerin bazıları da böyledir. PKK kadroları ve taraftarları Öcalan eleştirisine hiç açık değildir. Merkezdeki çoğunlukta böyleydi. Dolayısıyla çelişkilerine rağmen, merkez eskiden alıştığı biçimiyle Öcalan ne söylerse doğrudur siyasetini yürüttü. Örneğin koşular zamanla biraz esnetildi, PKK’de değişiklik ve bazı yeni adımların atılması tartışıldı. Bunlar Öcalan’ın söyledikleriyle aynı değildi. Ama Öcalan eleştirilerek bu adımlar atılmadığı veya bunun koşulları oluşturulmadığı için değişim denilen olay hikayeden ibaret kaldı. Neticede değişim isteyenler ayrılmak zorunda kaldılar. Şimdi değerlendiriyorum; PKK yönetiminde tavır beklemek boşunadır. İsteseler de tavır koyamazlar. Öcalan ne söylerse tartışılmadan ve eleştirmeden onaylama alışkanlığı devam ettiği sürece hiçbir yönetim tavır koyamaz. Öcalan’a “gözünün içinde kaşın var” diyemiyorsun. Bırakalım kabul etmemeyi, şu cümlelerine katılmıyorum deme imkanı bile yok. Açık eleştirinin bittiği yerde gelişmeler durur. İmralı süreci ile ortaya çıkan bir olay değil, ondan önce sistem bu tarzda kurumlaşmıştı. Öcalan’ı tanrı kral haline getirmiştik. Kendimizin yarattığı veya Öcalan’ın oluşturduğu sisteme hizmet etmiştik. Dolayısıyla kişisel düşüncemiz ne olursa olsun onay verdiğimiz ve halka benimsettiğimiz sistemin kurbanı oluyorduk. Bazı çabalar ciddi bir sonuç vermeden bitti.
PKK YÖNETİCİLERİ BAŞLANGIÇTA KARŞI ÇIKMALARINA RAĞMEN DEVLET/ÖCALAN KONSEPTİNE NASIL İKNA EDİLDİLER?
Dursun Ali: Öcalan’ın basın ve yayına yansıyan ilk söylemlerine tavır aldılar, benimsemediler. Bunu işkence ve şuurunda olmadığı tarzında ifade ettik. Bu tavır yeterli olmasa da doğruydu. Fakat bu tavır Öcalan’ı eleştirmekten uzaktı. Öcalan PKK ve amaçlardan vazgeçti, fakat PKK Öcalan’dan vazgeçmedi. İlk görüşme notundan söz etmiştim. Orada güçleri geri çekme görüşüne itiraz edildi, benimsenmedi. Buna karşılık Öcalan, ikinci görüşme notunda “ söylediklerimi kabul etmezseniz sizi hain ve tasfiyeci ilan ederim” tehdidinde bulundu. Bu notunda orijinalini okudum. Daha sonra konsey geri adım attı ve Öcalan’ın tasfiye planı kabul edilince ondan sonra hiçbir tavır konulmadı ve Öcalan her şeyi ile onaylanmaya ve direnişçi ilan edilmeye başlandı. Bu ilk görüşme notları orijinal biçimleriyle işlenmedi. Daha sonraki görüşme notları eğitim konuları yapıldı ve herkese benimsetilmeye çalışıldı. Teslimiyeti değişim olarak sunduk.
SİZ DE İKNA OLDUNUZ MU? YOK OLMADIM DİYORSANIZ NEDEN İMRALI KONSEPTİNE KARŞI ÇIKMADINIZ? YA DA KARŞI ÇIKTINIZ MI?
Dursun Ali: Hayır, ikna olmadım, ama karşı da çıkamadım. Hatta ikna olmamama rağmen savundum. Bu durumda iki yol kalıyor, ya ayrılırsın, ya da beğenmediğin konulara karşı çıkmıyor görünürsün. Kalsan olmuyor, ayrılsan da bazı nedenlerden dolayı olmuyordu. Bunun derin çelişkilerini yaşadım. O zaman böyle düşünüyordum. Dolayısıyla resmiyette beğenmediğin şeyleri savunmak ve katılıyor görünmek zorunda kalıyorsun. Bu da benim trajedimdi. Bu konsepte açıkça karşı çıkamazdım. Nedenlerini yukarda açıkladım. En doğrusu o zaman ayrılarak tavır koymaktı. Tavrın kişisel kalırdı. Sürece yayılmış bir değişim yapılmasını tercih ettim. Hatta bazı arkadaşlarla sohbetim oluyordu, zamanı erken buluyorduk. Ortamın oluşması ve oluşturulması için bekledim. Ayrılmayı hala düşünmüyordum. Ancak sınırlı sayıda arkadaşla Öcalan’ın durumu ve politikasını konuşuyordum. Beğenmiyorduk. Osman Öcalan’a bazıları bu durumu yansıtmıştı. Gidip bizi şikayet etti. Ben şahsen ona güvenmiyordum. Bu konuda hiç konuşmadım. Sanırım 2001 yılıydı. Kürt kimliğinin tanınması ile ilgili kampanya vardı. Bir toplantıda, kimlik kampanyasında Öcalan ile ilgili sloganların atılmamasını önerdim. Gerekçem her kürdün katılımını sağlamak içindi. Öcalan sloganlarının damgasını vurduğu bir kampanya genel bir kimlik kampanyası olamazdı ve PKK kampanyası ötesine geçmezdi. Başta Osman Öcalan bu önerime karşı çıktı, böyle bir şeyi tartışmayız diyerek kesti. Tavırlar böyle olunca, baktım olumsuz noktalara götürüyorlar, önerimi geri aldım. Öcalan yakalanmadan önce yaşasın Kürdistan, yaşasın Özgürlük ve yaşasın ülke ve halk yerine yaşasın Öcalan konulmuştu. Gerilla ve her sabahki yeminlerde sloganlarda bu can bu kan ile seninleyiz Öcalan ve Yaşasın Öcalan sloganları konulmuştu. Bu durum Suriye’de yaratıldı ve her tarafa benimsetildi. Aslında daha o zaman amaçlardan bir sapma vardı. Bazı noktaları beğenmesem de bu durumun farkında değildik. Bu gün her şeyin ve bütün amacın Öcalan’ın özgürlüğüne dayandırılmasının temeli buralara dayanıyor. Açık karşı çıkamazdım, çünkü hem ortam müsait değildi, hem de bizim zihniyet yapılanmamızda ciddi sakatlıklar vardı. Bunlar adım atmamı engelliyordu. Ancak son yıllarda, ayrılmadan önce belli düzeyde Öcalan'ı eleştirmeden karşı çıkmalarım gerçekleşti.
İMRALI KONSEPTİNİN DEVLET PRODÜKSİYONU OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ? BİLİYORSANIZ ÖRGÜTTE UZUN ZAMAN YÖNETİCİLİK YAPMAYA DEVAM EDİP, KONSEPTİN YAŞAM ALANI BULMASINA HİZMET ETTİĞİNİZİ DÜŞÜNÜRMÜSÜNÜZ? BU KONUDA SİZE YÖNELİK ELEŞTİRİLERİN NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
Dursun Ali: Söylenenleri beğenmiyordum. Başta bir kısmımız Öcalan’ın zaman kazanmaya çalıştığı ve bir süre taktik yapmak istediği kanısındaydık. Veya kendimizi buna inandırmaya çalışıyorduk. Zaman geçtikçe taktik yapmadığını gördük ve gördüm. Bunu anladığımda Öcalan bu konsepte katıldığına inanmaya başladım. Öcalan parti sistemini sorgulamaya ve kabul etmemeye başladım. Ne olursa olsun ve kişisel olarak ne düşünürsem düşüneyim İmralı devlet konseptine hizmet ettiğimi kabul ediyorum. Niyet ve duygularla izah edilemez. PKK içinde sınırlı şeyler dışında açıkça tavır alamadımsa ve alınmadıysa pratik gerçeklik buna hizmet etme biçiminde olur. Kişisel olarak kendi payımı görüyorum.
O SÜREÇLERİ YAŞAYAN, PKK YÖNETİCİLİĞİ YAPMIŞ ARKADAŞLARIN, PKK DEN AYRILDIKTAN SONRA GENELLİKLE SUSMALARINI YAŞANANLARI ANLATMAMALARINI, BİLDİKLERİNİ PAYLAŞMAMALARININ NEDENİ SİZCE NEDİR?
-Dursun Ali: Tek bir nedeni yok, birçok nedeni vardır. Genelde ayrılanların suskun olduğu doğrudur. Bu tavrı doğru bulmuyorum. Eskiden olsaydı, bir dereceye kadar hak verilebilir. Çünkü ayrılanlar çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Hem bazı devletlerin hem de PKK’nin açık hedefi oluyorlar. Bazı ayrılanlar sanki kendileri de içinde değilmiş gibi tam her şeye karşı inkarcı kesiliyor. Böyle davranmak Öclan zihniyetini tersten sürdürmek anlamına gelir. Öcalan ve PKK’de ayrılanları bir kalem darbesiyle siliyor, sıfırlıyor, hain ilan ediyor ve vuruyor. PKK’ de yöneticilik yapmış temiz kalan yönetici sayısı oldukça azdır. Hala statüleri belli değil, PKK terörist görüldüğü için onlara da terörist muamelesi yapılıyor. Anlatır ve isimler verirlerse bazılarının durumu ceza konusu olur. Üstelik bazıları da işlere karıştığı, söylediğim ve söylemediğim bazı nedenlerden dolayı konuşmayı tercih etmiyor. PKK’de yönetici ve kadroların yaşadığı siyasi bir travmadır. Kişilikler eleştiri-özeleştiri altında perişan edilmiştir. Bozulmaya uğramıştır. Kendini belli düzeyde koruyanlar çoğunluğu oluşturmuyor. Kendi geçmişini ve zihniyetini ciddi bir değerlendirmeye tabi tutmadan ciddi bir çıkış yapamazlar. Yazarlarsa bir kısmına sen de bunları yaptın, hadi anlat diyenler var. Kimileri pozisyonları uygun olmadığı için yazmaktan kaçınıyorlar. Kamuoyunda bazıları “hadi itirafçı ol” demeye getiren yakıştırmalarda bulunuyor. oğunluğun kalacak yerleri, sosyal ve siyasi güvenceleri bulunmuyor, ayrıca ekonomik sorunlar yaşıyor ve yeni bir yaşamı kurmakta oldukça zorlanıyor. PKK terörist görüldüğü için bu insanlar kendisini korumaya çalışıyor, çünkü her an TC ve bazı devletler “gel hesap ver” dayatması ve uygulamalarında bulunuyor. Zorluklarını biliyorum, geçmiş ne olursa olsun yaşanmış bir tarihtir. Konuşmalarını ve yazmalarını tercih ederim. Bu günde yarında yazacaklarını kendilerine karşı kullananlar çıkar. Tarihe ışık tutmalarını ve kendi cephelerinde anlatmalarını ve sessizliği bozmalarını isterim.
1999'DAN BERİ YÜRÜLÜKTE OLAN İMRALI KONSEPTİNİN PRATİK SONUÇLARINI VE SOMUT TAHRİBATLARINI İZAH EDEBİLİRMİSİNİZ?
Dursun Ali: Gelinen noktayı çok vahim bir durum olarak değerlendiriyorum. Farkında olsun olunmasın bir felakete doğru gidiyoruz. Tufan olsun ve kıyamet olsunu bekleme tavırları fazladır. İmralı konsepti ile birlikte kabul edilsin edilmesin TC inisiyatifi eline geçirdi. PKK, bağımsızlık, konfederasyon ve federasyon vb türden siyasi ve idari statü kazanmaktan vazgeçti. Programsız ve amaçsız hale getirildi. Öcalan, ne davasını, ne Kürtleri ne geçmiş siyasi kimliğini savundu. Teslim oldu. Sözünü ettiği komploya katıldı. Bu kez Kürtlere ve PKK’ ye karşı komplo sürdürüldü. Bana göre asıl komplo budur. Öcalan, idam edilmeyecekti. O kendi yaşamı için herkesi sattı. Kemalizm siyasetine yattı ve derin devletin kontrolüne girdi. Teorik ve ideolojik bazı değerlendirmeler PKK’lileri ve halkı adım adım uzaklaştırmak ve alıştırmak için yaptı. Bunlarda demagojik ve eklektik görüşlerdir. Kendisine ait değildir. Hala PKK ve destekleyenler bunların Öcalan’ın keşfettiğini sanıyor, bu da büyük bir yanılgıdır. Demokratik Cumhuriyetin özü devletin reformdan geçirilmesi ve üniterlik içinde kültürel bazı hakların tanınmasıdır. Öcalan, kendisinin dikkate alınarak ya da muhatap görülerek bunların yapılması için çalışıyor ve KCK’ ye de bunu kabul ettirdi. Gelinen noktada Öcalan devreden çıkarılarak ve KCK muhatap görülmeyerek devlet kontrolünde bu konsept adım adım uygulanıyor. Devlet içinde Ergenekon olayında açık gördüğümüz gibi bazı hesaplaşmalar var. Hala af çıkarılması ve bazı kültürel vb adımların atılması konusunda tam bir anlayış birliği içinde değiller. Bunu giderme eğilimleri var. Konseptin amacı Kürt özgürlük ve demokrasi mücadelesini tasfiye etmektir. Siyasi olarak muhatap almamaktır. Eskiden olduğu gibi “komünizmi de gerekiyorsa biz getiririz” mantığıyla, devlet “Kürt sorunu biz çözeriz” uygulaması içindedir. İtalya’da Öcalan, “devletleşiyoruz” derken, TC’ye teslim olunca devletsizliği savunuyor. Federasyon, özerklik vb siyasi idari iktidarlaşmayı, hükümetleşmeyi vb istemiyor. Siyasi ve idari veya hükümet vb olmayan bir Kürt özgürlüğünü zaten devlet ben geliştireceğim diyor. Öcalan tezleri ile devletin politikası örtüşüyor. Tek bir fark var, oda Öcalan böyle bir siyasette kendisinin devrede olmasını istiyor. Bu da çok ciddi bir fark değildir. Bu konsepte KCK yöneticileri dışarıda bırakılıyor. 1999’da Öcalan, af olursa yöneticiler Türkiye’ye gelmez ve dışarıda kalır, kendisi içinde ev hapsi vb uygulamalar olabilir diyordu. Yani 99 ile uygulamaya konulan konsepte göre PKK yöneticileri zaten dışarıda tutuluyor. Bunun anlamı şudur: konsepti daha kolay uygulamak açısından tercih edilen bir durumdur. Öcalan, daha Rusya’dayken bizi harcamayı ve dışlamayı önüne koymuştu. İmralı süreci ile bunu açık bir politika haline getirdi. Bu günkü KCK yöneticileri Öcalan’a ne kadar bağlı olduklarını ilan ededursunlar, bana göre onlar çoktan gözden çıkarılmış ve büyük ihtimalle mevcut pozisyonları da kabul görmez, dışlanacak ve sürgün yaşamı dayatılacaktır. Öcalan, devlet içindeki son ayarlamalarla “dışında kaldığı” izlenimi içindedir. Savaşı durdurmak için ateşkes, yeni bir anayasanın hazırlanması, gerçekleri araştırma komisyonu kurulsun vaazlarında bulunuyor. Yeni anayasaya dokunmadığın ordu ve derin devlet karşıdır. AKP baştan beri yeni bir anayasa diyordu. O zaman ne diye savaşı yeniden başlattın, yeni bir anayasanın yapılması için savaş gerekiyor muydu? Niye savaşı başlattın diye adama sormazlar mı? Savaşta amacın neydi? Ismarlama bir savaş olduğunu belirtmiştim. AB’ye girmemek, ordunun ve derin devletin iktidarının sarsılması ve korunması, AKP’ye darbe yapılmasını kolaylaştırmak, ordunun yeniden devreye girmesi için istek temelinde genel kurmayın bilgisi dahilinde savaşı başlattı. Dikkat ederseniz konseptin yürütülmesi için Öcalan hep kendisini gündeme koyuyor. Ergenekon ve faili belli olan 20. 000 insan ve benzer devlet uygulamalarına karşı ciddi tepkiler gösterilmedi. Varsa yoksa Öcalan’ın özgürlüğü ve “çözüm İmralı’dadır” görüşlerinin benimsetilmesi konusunda eylemlilikler yapılıyor. Öcalan’ın özgürlüğünü isteyebilirler, ama bunu her şeyin başına koymak ve temel amaç haline getirmek bir saptırmadır ve TC devlet konseptinin uygulamasını kolaylaştırmaktır. Kürt siyaseti bana göre şimdi iradesiz ve bunalım yaşıyor. Tahrip olmuştur. Bazı keskin laflar siyaset yapmak anlamına gelmez. Yeni konsept ile Kürt mücadelesi siyasileşme imkanlarını önemli ölçüde yitirdi ve tecrit olmuştur. Öcalan devletin hizmetine girerek bu tecridi pekiştirdi. Kimse KCK ile masaya oturmaz. Öcalan ile de masaya oturmaz. Devlet isterse Öcalan’ı iki günde bitirebilir. Elinde gerekli ifadeler, video kasetleri ve içine girdiği, kendilerine söylediklerinin kayıtlı belgeleri var. Piyasaya sürseler bitirirler. Ama devlet ve ordu bu konuda anlaşmış ve kullanmayı tercih ediyorlar, hala ihtiyaçları var. Öcalan da sonuna kadar batmış ve bağlanmıştır. Çıkış yapma şansını kaybetmiştir. Bu yılki gelişmeler ve düşünülen veya basında tartışılanlar konusunda devlet kendi içinde anlaşırsa Öcalan yoluyla uygun kılıflarla KCK’ ye dayatırlar ve KCK uymak zorunda kalır. DTP’nin yapacağı bir şey yok. Kararsızlık yaşayacaklardır. Ayrışmalar yaşanabilir. Halk içinde de yeni ayrışmalar gündeme gelir. Zehrin üzerine sürülen şerbet politikası sürüyor. Sanırım bu yıl bunun ayrışmalarını ve netleşmelerini yaşayacağız. Yeni konsept Güneye çekilen güçleri Kürt federasyonuna karşı kullanmak istiyordu, bu tavır kabul görmedi. Gelinen nokta da artık buna fazla ihtiyaç kalmadığı görülüyor.
İMRALI KONSEPTİ NASIL ETKİSİZLEŞİR? BUNUN İÇİN SOMUT ÖNERİLERİNİZ VAR MI?
Dursun Ali: İmralı konsepti devlet Kürdü yaratma projesidir. Öcalan ve KCK devlete önemli fırsatlar sundu ve devlet şimdi önde görünüyor. Bu yıl yeni uygulamalar içine girecekleri çok açık görülüyor. Bu konsepti iyi anlatmak ve deşifre etmek gerekiyor. Bu yıl önemli ayrışmalar yaşanacağa benziyor. Yapılması gereken kimseyi dışlamadan yeni siyasi, birlik veya cephe türü siyasi ittifakların yaratılmasıdır. Herkese hitap eden bir siyasi oluşum ve duruş olmadıkça bu plana yeterli tavır alınamaz. Söylemek yazmak işin bir boyutudur. Bağımsız kişilikleri ve siyasi çevreleri kapsayan ve herkese açık olan bir yaklaşım ve uygulamaya ihtiyaç var. Bu konuda hala bir dağınıklık ve yaşanan vahameti doğru analiz etmeme var. Analizler olsa bile pratik adımlar oldukça zayıftır. Kaptan gemiyi devirdi ve terk etti. Aynı kaptanda ısrar edenler önümüzdeki süreçte çıplak gerçeklerle bir daha ve açık karşılaşırlar. Bunun yarattığı saflaşmalar ve alt üst oluşlar olur. İtiraf ve itirafçıları iyi tanıyoruz. Kendilerini bu konuma düşürenlerden devletin ve ordunun kontrolünde hiçbir çıkış gösteremezler. Ne istenirse yapacak duruma gelirler. Bitmiş kişilikler olur. Ölüden nasıl canlanması beklenmezse, itirafçıdan yeniden Kürt kimliği ve özgürlüğüne sahip çıkması beklenemez. Yıkılmış bir put ve mite inanmanın kimseye yararı olmayacağı daha yaşanarak görülecektir.
KAMUOYUNDA ÖCALAN İLE ERGENEKON ARASINDA ÖTEDEN BERİ BİR İLİŞKİ OLDUĞU SÖYLENİYOR NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
Dursun Ali: Bence Öcalan ile Ergenekon arasında bir ilişki var ve bir bölümüyle kamuoyuna yansıdı. Öcalan, İmralı'ya konulunca o zamanın tuğgenerali yanılmıyorsam Hurşit Toron’du ve İmralı’ya Levent Ersöz bakıyordu. Öcalan avukat görüşme notlarında bir general ve albay benimle görüştü diyordu. Bir seferinde oraya bakan subayın kendisiyle konuştuğunu söylüyordu. Barış imajını bunlara dayanarak veriyordu. Öcalan'ın Suriye’de aynı binada kalmasından söz ettiği Atilla Uğur'dur. Daha Rusya’dayken bir albay ile yine görüşmüştü. Muhtemelen Atilla veya Levent olabilir. Bu üçü Öcalan’ın sözünü ettikleridir ve bunlar bu gün Ergenekon’da yargılanıyor. Savaşı başlatması ve tek başına AKP’nin hedef yapılmasının bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu yılki görüşme notlarında Öcalan, Suriye’de aynı binada kalan Atilla Uğur ile görüşmemem bir hataydı, diyordu. Öcalan’ı tanırım, bilmediği bir ataşe veya subayın aynı binada kalmasını beğenmez ve hele orada bir dakika bile duramaz. Suriye istihbaratının bilgisi olduğunu sanıyorum. Görüşmedim dediğine göre görüşmüştür. Ders anlatımlarından bu konudan söz ediyordu. O zaman bir anlam veremiyordum. Bu konudaki belgeler AKP’nin elinde var. Öcalan ile ilgili devlet ve ordu konsepti olduğu için AKP buna uyuyor. Yoksa Öcalan hakkındaki belgeleri yayınlatabilirler. Devlet Öcalan’ın durumunun açığa çıkmasını istemiyor. Hükümet de buna uyuyor. Bana kalırsa hala Öcalan’a ihtiyaçları var ve istedikleri zaman ellerindeki belgeleri ve kayıtları kullanarak Öcalan’ı yerle bir ederler. Herkeste gerçeğini öğrenir. Kürtleri sindirmek ve hizaya getirmek, amaç ve düşünceden saptırmak için Öcalan daha kullanılabilecek durumdadır. Darbeyi, açığa çıkan Ergenekoncular ve açığa çıkmayan asıl orduya dayanan Ergenekoncular planlandı. Darbe günlüklerine bakın ve bu konudaki tarih ile Öcalan’ın savaşı başlatması tarihi çakışıyor. Türkiye ‘de darbe hazırlıkları yapıldığı sürede Öcalan’a savaşı başlat dediler. Üstelik biz bir sene savaşı kabul etmedik, başlatmadık. Öcalan ısrarla 2004’te savaşı başlattı ve bizler ayrıldık. Darbe hazırlıkları ve AKP’nin hizaya getirilmesi, olumlu gelişmelerin önünün alınması, demokratikleşmenin önünün alınması ve Güneye müdahale vb için darbeye ihtiyaçları vardı. 2003 ve 2004 yılına denk geliyor. Sabri Ok İmralı'ya götürülüyor ve aynı ekiple görüştürülüyor. Sabri çıktı askerliğini yaptı, sanırım şimdi sessizce Öcalan ve diğerleri arasındaki kontakları sağlıyor. Kendisiyle görüşenlerin gidip Sabri ile görüştüğünü Öcalan da söylüyor. Bu gitme değil, Sabri’nin İmralı’ya getirilmesidir. Basında MİT müsteşarı ve yardımcısının yine bazı albay ve generallerin Öcalan’la görüştüğü yer aldı. Konuşulan konular, yukarıda anlaşmanın maddeleri olarak söylediğimiz konuların bir benzeridir. Suriye’de istihbarat ordu ile çalışır. Türkiye’de de aynıdır. Suriye ilişkilerinin yerine TC konuldu. Yalnız Suriye kendisine karşı mücadele edilen bir devlet değildir. Burada ise teslim olma ve itirafçılık yapma temelinde bir ilişkidir. Hizmet etmek için PKK’nin içini iyice boşaltarak devlete yamamak istiyor. Ne yazık ki, bu kadarını bile TC kendisi açısından tatminkar görmüyor. Öcalan’dan alacaklarını fazlasıyla aldılar. Kendileri ise bildikleri gibi yürüttüler. Görülüyor ki, devlet ve ordu siyaset sahasında hizmetlerine karşılık olarak Öcalan’a yer verilmiyor. Ancak ciddi bir oluşum gündeme gelirse belki yer verirler. Kısaca Ergenekon’la ilişkileri kesindir ve bunu bilmeyen yoktur. Ergenekon deşifre edilirken uyarı aldı. Başka kesimler ve siviller üzeri ilişkiler vardır. İlter Türkmen derin devlettedir, o ve ona benzer kişilerle görüşmeyi salık vermesi boşuna değildir. İlter Türkmen’inde içinde olduğu derin devletin generalleri bu günlerde açıklama yaptı. Onlar da ünitelik korunarak kültürel adımların atılmasını ve yöneticileri dışında tutan eve dönüş yasası türü görüşlerinden yanadır. 1999 İmralı süreci ile başlayan konseptin ta kendisidir bu. Öcalan’da üniterliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı olduğunu ve kemalizmi AKP’den daha iyi savunuyor. Bence devlet büyük ihtimalle içinde anlaşır ve AKP eliyle bu konsepti devreye koyup meşruluk kazandırmaya çalışır. Bu güne kadar AKP’ye karşı olan ve salt AKP düşmanlığını körükleyen Öcalan da çark eder. Zaten bunun sinyallerini vermeye başladı ve ilk girişi cumhurbaşkanı Gül’ü övmekle başlattı. Darbeyi savuşturdukları ve AKP ile uzlaştıkları için büyük ihtimalle PKK’nin savaşına da ihtiyaçları kalmıyor. Güneye müdahaleyi ABD engellediği için, Güneydeki PKK güçlerini güneye karşı da kullanamazlar. Büyük ihtimalle ordu ve derin devlet Öcalan’dan savaşı durdurmasını ve sona erdirmesini isteyecek, KCK’ de bunu el mahkum kabul edecektir.
EN SON SİZE ÖZEL BİR SORU SORMAK İSTİYORUM. BUGÜNDEN DÜNE BAKTIĞINIZDA GEÇMİŞTE ‘’KEŞKE YAPMASAYDIM YA DA KEŞKE ŞÖYLE YAPSAYDIM ‘’ DEDİĞİNİZ ŞEYLER VARMI? VARSA NELERDİR? PKK’DEN NEDEN AYRILDINIZ?
Dursun Ali: Bir kez geldiğimiz noktada PKK’yi, İmralı öncesi ve sonrası biçimde ayrıma tabi tutmuyorum. Bu yapılabilir, ama sorunları izah etmede yetersiz kalır. İmralı sonrası süreç tamamen Kürtlerin aleyhine işledi. Öcalan’ın sorgu, mahkeme tavrını benimsemiyorum. Yapılan anlaşmada tek yanlı bir teslimiyet anlaşmasıdır. 1970’lerin zaman ve mekanı içinde PKK’nin yaptıkları var ve olumlu işlerde yapmıştır. 1990’lara gelindiğinde ise, özellikle 1993’ten sonra PKK’nin değişmesi, yeni bir yapılanma ve zihniyete gitmesi, müttefik, savaş ve barış yaklaşımlarını değiştirmesi, oluşan yeni dengeleri gözetmesi, demokratikleşmesi ve “önderlik sistemi” denilen liderlik kültü ve tanrı kral anlayışından, iç çatışma ve infazlardan vazgeçmesi gerekiyordu. Bugün değerlendirdiğimde 1999’a kadar olan PKK’nin mücadeleyi zafere götürmede yetersiz ve aşılmış görüyorum. Bu açıdan 1999 PKK’sini de kabul etmiyorum. Olumlulukları azalmış bir PKK idi. Bu gün eleştirdiğimiz birçok şey İmralı'dan öncede vardı. Demokrasi yoktu. Öcalan her şeyi belirliyordu. Kendisini Kürdistan ve mücadele yerine koymuştu, öncellik yine Öcalan’dı. O zamanki tüzük ve programı demokratik değildi. Ama buna bile uyulmuyordu. Azınlık çoğunluğa uyar ilkesi işlemiyordu, herkes Öcalan’a uyar ilkesi pratikte geçerliydi. İmralı PKK’si çok berbat ve teslim olmuş bir PKK’dir. Bunun savunulacak ve olumlu görülecek bir yanı yok. Eski PKK’den ileri değil, ondan daha geridir. Bu açıdan ne 1999 PKK’sini ne de İmralı PKK’sini benimsiyorum. 1999 PKK’si olumlu ve olumsuz yanlarıyla zamanını doldurmuş ve aşılması gerektiği olarak kabul ediyorum. İmralı PKK’si ise devlet kontrolüne ve ordu vesayetine girmiş bir PKK’dir. Eskiden eser kalmayacak duruma getirildi. Kültürel haklarla ve af ile düzene entegre edilmesi dışında ciddi bir hedefi kalmamıştır. Araçlar amaç yerine konulmuştur. Amacını yitirmiş bir PKK’dir. Bu açıdan keşke yapmasaydın değdim şeyler şüphesiz var. Bunları söylemenin niyet dışında fazla bir anlamı yok. Bazı şeyleri yaşamak istemezdim, bu gün bana çok zor geliyor. PKK’ de değişim yapılması için çalıştım, bu çabaların hepsi başarısız oldu. Öcalan eleştirilmeden PKK’ de değişim yapılmaz ve İmralı konseptine açıkça karşı çıkılmadan İradeli yeni bir oluşum ortaya çıkmaz. PKK’nin geldiği düzey, yaşadığı tıkanıklık, zihniyet ve her şeyin yerine Öcalan sisteminin konulması vb nedenlerden dolayı değişim olmayacağına inandım ve bundan dolayı ayrıldım. Değişmesi imkanları olsaydı devam ederdim. Bunların olmadığını gördüm ve yaşadım. Değişimin olmayacağı bir yerde kalmak artık cezaevinde yaşamak gibi geliyordu. Yaşamın anlamsızlaştığını gördüm ve ayrıldım. Liderlik kültü, PKK’nin İmralı’ya bağlanmasına karşıydım. Siyasi ve idari amacımız belirsizleşmişti, kendimi boşlukta görüyordum. Çıplaklaştırıldığımı sanıyordum. Federasyon yanlısıydım. İç infazlara ve idama karşıydım. Cinsel yasak ve tabuların kaldırılmasını istiyordum. PKK’nin zaman ve mekan olarak zamanını doldurduğunu, yeni bir demokratik program ve tüzük yapılması için çalıştım. Sınırlı sayıda değişiklik yapabilirdik, yapılanlar yetersizdi, ama bu kadarı İmralı’dan döndü ve değişime karşı olanlar bunu da arkasına alarak bizlere yönelmeye başladılar. Katılmanın gönüllülüğü kadar ayrılma hakkını savunuyorduk. Çizgi ve görüş suçunun kaldırılması yönünde çalıştım vb. PKK ve Öcalan ile siyasi çözümün olmayacağını görmüştüm. Tecrit olduğunu hissetmiştim. Hemen herkesin “terörist” dediği bir hareketle kimsenin masaya oturmayacağı çok açıktı. Son zamanlarda “namus belasına” diyerek tahammül ettim. Sanırım itiraf etmeseler de bugün destekleyen halkın çoğunluğunun tavrı “ namus belasına” dır. Sonuçlandırırken herkesi yeniden yeniden düşünmeye davet ediyorum.
