October 22, 2009

Mücadelenin Bugünü ve Dursun Ali Küçük Röportajı

İki failin de çoktan kaybetmiş olduğu, kirlenmiş bir savaşın önemli bir evresini yaşıyoruz -mücadelenin, boyutları itibarı ile kirlenmesi kaçınılmaz mıydı? Mücadele sürecinin dışında kalanların, nihayetinde sürecin kendisine, bugününe ve geleceğine dair edebileceği pek çok laf olmasına karşın, edebilme hakkına sahip oldukları pek laf olmadığını düşünüyorum: Yirmi beş yıldır kan akıtan ve kanının akmasını göze almış yüreklerin siyaseti belirleyecektir Kürt ve Türk halklarının yarınını. PKK'yi varılan noktada yaylım ateşine tutmak zor değildir. PKK, Kürt emekçi sınıflarını teşkil eden sanayi, tarım proleterleri ile Kürdistan'ın küçük köylüsünü yalnız bırakmıştır. Kürt özgürlük mücadelesini Apocu kültle sarmalayıp, mücadelenin teorik zeminini, içeriğini anlaşılmayacak düzeyde yavanlaştıran tuhaf bir eklektisizme mahkum ettiği için küfürler sıralayabiliriz bahsi geçen örgüte. Örgüt-içi demokratik temsil kanallarını açılmamacasına tıkayarak militanlarını devlet destekli teslimiyet politikaları uğruna, sorgusuzca savaştıran bir önderliğe sahip olduğu için, hareketi aşağılamak ve kötülemek kolaydır. En kolayı ise kuşkusuz, Türkiye Komünist Partisi'nin yaptığını tekrarlamaktır: Her nasıl olacaksa, Kürt halkının taleplerinin ABD emperyalizminin bölgesel çıkarlarından ayrı değerlendirilmesinin gerekli olduğunu iddia etmek; olası kazanımları ne zaman geleceği belirsiz baharlara erteleyerek şoven Türk milliyetçiliğine alet olmak. Kürdistan halklarının tabi olmaya devam edeceği Türki emperyalizmin, Amerikan emperyalizminden farklı niteliklere sahip olduğu ve kıyasla daha 'tercih edilebilir' bir güncel siyasi yönelime haiz olduğu fikri, son gelişmeleri yalnızca emperyal bir oyun olarak nitelendirerek aynı sebepten ötürü sürecin önüne set çekmeyi kendine görev edinmiş siyasi öznelerin yorumlarını biçimlendiren temel ekseni teşkil ediyor. Buna göre, adı geçen partinin kimliğinde billurlaşan ve ürkütücü biçimde, küresel reel siyasetin dengelerinin el-kol bağlayıcı bir yorumuna bulanmış emperyalizm değerlendirmesine sadık kalındığı takdirde varılacak menzil açıktır: TC devletinin ekonomik ve ulusal sömürüsüne, yalnızca kimi emperyal odakların işine böylesi gelmeyeceği için (neden gelmeyeceği ise kesinlikle açık değildir) katlanmaya devam eden Kürdistan emekçi sınıflarının, en az, (PKK önderliğinin, özellikle İmralı-sonrasında, ufkunu üniter bir idari yapıdaki burjuva devletin sınırları içine hapsetmiş olduğunu ısrarla vurgulamasına rağmen) özerk bir idari yapılanmaya gidecek olası bir bölgesel yönetimin boyunduruğu altındaki kadar 'berbat' yarınları.

Geride bıraktığımız otuz yıla yayılan son Kürt isyanının tarihi; tüm tarihlerin olduğu gibi, muazzam trajedilerin ve vaktinde kaçınılabilir olan kaçınılmazlıkların tarihidir. Sürece müdahil olma şansları kalmamış olan Türkiyeli komünistlerin, vardığımız uğrakta, kendilerini meşgul edebilecekleri yegane aktivite, PKK gerçeğini, dünü ve bugünüyle kavramaya çalışmak; doğacak günün getirdiklerini olabildiğine salim kafayla değerlendirmek için çaba sarfetmek olacaktır -bunun da yapılmadığı bir durumda, Türkiye Komünist Partisi çizgisinde bir çözümsüzlük bayraktarlığı ile PKK'nin koşulsuz yüceltimi arasında salınmak kaçınılmaz olacaktır.

Kurdistan-Aktüel sitesinden, Mart 2009 tarihli Dursun Ali Küçük röportajını aktarıyorum; bahsettiğim amaca yönelik bir çaba olarak algılanması umuduyla.


----
Dursun Ali Küçük 1974 yılında, Ankara Gazi Üniversitesi Matematik bölümünde okurken, sonradan PKK ismini alan Kürdistan devrimcileri grubuna katıldı. 1977 yılının Kasım ayında siyasi faaliyetleri nedeniyle tutuklandı. Çeşitli cezaevlerinde toplam 16 yıl kaldı.1993 yılında cezaevinden çıktı. PKK’de çalışmalarına yöneticilik düzeyinde devam etti. PKK Merkez Komite üyeliği yaptı. 2005 yılında PKK den ayrıldı. Gürcistan’da tutuklandı üç buçuk yıl cezaevinde tutuklu kaldı. Kürt Pen üyesi olan Küçük’ün yayınlanmış kitapları ve makaleleri bulunuyor. Halen Kürdistan Aktuel internet sitesinde yazarlık yapmaya devam eden Küçük, Gürcistan’da siyasi mülteci olarak yaşıyor.

ÖCALAN’IN SURİYE’DEN ÇIKMASIYLA BAŞLAYAN VE İMRALIYA GETİRİLMESİNE KADAR GEÇEN SÜREÇTE NEREDEYDİNİZ?
Dursun Ali: O zamanlar Güney Kürdistan ve Kandil’deydim.

PKK’DE GÖREVİNİZ NEYDİ?
Dursun Ali: PKK’ de çeşitli düzeylerde görev yapıyordum. O sıralarda genelde basın-yayın, kültür alanlarında sorumluydum. Yazarlık yapıyordum. 16 yıl TC cezaevlerinde yattım. 3 yılda Gürcistan cezaevinde kaldım.

ÖCALAN’IN SURİYEDEN ÇIKACAĞINDAN HABERİNİZ OLDU MU?
Dursun Ali: Hayır, Başkanlık Konseyi dahil merkez komitenin haberi olmadı. Ancak Suriye’den çıktıktan ve Yunanistan’a geçtikten sonra öğrenmiş olduk. Avrupa’ya gittiği halde bu durumu Avrupa temsilcileri ile de konuşmuyor. Yanında güvenliğinde kalanlarla öylece sohbet ediyor. Bir de Suriye’nin adamı olan Ağa ile konuşuyorlar.

ÇIKIŞI, BULUNDUĞUNUZ PARTİ BİRİMİNDE TARTIŞTINIZ MI?
Dursun Ali: Çıkışını parti birimlerinde konuşmadık. Haberimiz yoktu. Neyi tartışacağız. Aslında Suriye daha önce Öcalan’ı gözden çıkarmıştı. Sınırda bir generalin konuşmasını bahane ederek Suriye Öcalan’dan çıkmasını istiyor. Öcalan’ın bu durumdan haberi bulunmuyor, bizimde haberimiz yoktu. Öcalan bütün önemli kararları kendisi verir. Bu konuları merkezle birlikte kararlaştırma durumları zaten olmazdı. Böyle olsun dediğinde ise itiraz eden olmazdı. Bütün temel hatta önemli taktik kararları Öcalan’ın kendisi alıyor. Merkeze onaylatarak meşruluk kazandırılıyor. Aslında merkez, temel kararları alma ve strateji belirleme yeri değildir. Dünyadaki siyasi partilerle kıyaslarsak en etkisiz merkez durumundadır.

GELİŞMELERİ NASIL YORUMLADINIZ?
Dursun Ali: Öcalan Suriye’de çıkarken 6. kongre hazırlıkları yapılıyordu. Bu süreçte merkezin çoğunluğu ve kongre üyeleri yavaş yavaş toplanmaya başlıyordu. Avrupa ve İtalya’ya geçişi ile aşağı yukarı çoğunluk kongre için toplamış bulunuyordu. Kenya’da yakalanıp TC’ye verildiğinde 6.Kongre bitmek üzereydi. Kısaca Avrupa, Rusya, Yunanistan ve Kenya turları sırasında kongre bileşimi hazır bulunuyordu. Öcalan’a yer önerecek ve nasıl yapacağını söyleyecek durumda değildik. Her zamanki gibi “başkanımız en doğrusunu yapar” mantığı hakimdi. Avrupa’ya gidişini olumlu buluyorduk. Ama nasıl bir sonuca gideceği konusunda ciddi kaygılar bulunmuyordu. Öcalan her zamanki gibi kongreye talimatlar vermekle uğraşıyordu. Öcalan, İtalya’da “devletleşiyoruz” tanımlamalarında bulunarak yaşadığı durumun farkında değildi. Bana sorarsanız Suriye’de iken kontrolünü kaybetmişti. Bilinen günlük yaşamına dalmıştı. Yüzeysel ve her şeyi kendisinden başlatan ve her şeyi kendisiyle izah eden bir siyaset tarzına düşmüştü. Kendi durumunun vahameti ile ilgili kongreye sunduğu bir görüşü yoktur. Üstelik Avrupa ve İtalya’da beklenenden daha geri bir izlenim veriyordu. Söyledikleri geri ve işe yaramaz türdendi. Öcalan’ı kurtarma diye bir plan yoktu. Kongre bunu Öcalan’dan bekliyordu. Sadece neler olabilecek türden yüzeysel değerlendirmeler yapılıyordu. Kişilerde endişe duyulan görüşler vardı, bunlar açıkça söylenmiyordu. Öcalan ve Avrupa’dan verilen izlenim işlerin genelde iyi gittiği yolundaydı.

SİYASAL DENGELER DEĞİŞİYOR MUYDU?
Dursun Ali: Evet, siyasal dengeler Öcalan’ın Suriye’den çıkışı ile değil, 1990’larla yeni siyasal dengeler, koşullar ve gelişmeler ortaya çıkmıştı. Ayrıca Kuzeydeki mücadele 90’ların başlarında yükselme eğilimi her konuda gösteriyordu. Suriye, Irak, İran vb rejimler reel sosyalizmin yıkılışı ile boşluğa düşmüşlerdi, geriliyorlar ve eski politikalarını sürdürecek durumda değillerdi. Öcalan, bundan önce başlayarak bu yıllarda İran ve Suriye’ye bağlanma ve buraya dayanma siyasetinde ısrarlı oldu. Ortadoğu tarzı bir politikaya gömüldü. Gelişmelerden giderek koptu. Bu süreçte PKK’ de ve bizlerde yeni durumları değerlendirmedik. Yaşanan çözülüşü onlarla açıkladık. Kendimizi hiç görmek istemedik. Bu ağırlıklı Öcalan’dan kaynaklanıyordu. Değerlendirme ve yeni durumlara yaklaşımı ortaya koymak bizden birine düşemezdi ve Öcalan’a rağmen bunu yapamazdık. Kişiler bu süreçte yeni dengelerle ilgili farklı düşünüyorlardı. Stratejik değerlendirmeler Öcalan’ın tekelinde olduğu için kimse cesaret edip konuşamazdı. Yeni dengeler ortaya çıkmakla birlikte PKK ve Öcalan yeni dengeler içinde nasıl bir siyaset izleyeceğini belirlemedi. Suriye ve İran istihbaratı ile olan ve gerileyen ilişkiler aşılmadı. Aslında Öcalan’ın övdüğü gibi Suriye ve İran’la siyasi düzeyde ilişkiler yoktu. Buradaki siyasal çevrelerle görüşmeler yürütülmüyordu.

YENİ BİR SİYASAL SÜREÇ Mİ BAŞLIYORDU?
Dursun Ali: Evet, yeni bir siyasi süreç çoktan başlamıştı. Yeni siyasal süreç ve dünyada esen olumlu hava iyi değerlendirilmedi. Kuzeyde 1993 kadar çeşitli alanlarda gelişmeler yaşandı. Bunlar yeni siyasal sürece göre değerlendirilmediği için PKK siyasallaşma fırsatlarını kaçırdı. Öcalan her şeyi kendisinde merkezleştirdi. Demokratik dünyayı ve çeşitli hükümetleri görmemezlikten geldi. Örneğin yaptığı bazı görüşmeleri ve Türk gazetecileri ile yaptığı görüşmeleri tek yapıyordu. Kimsenin onlara neler söylendiğinde açıkça haberi olmuyordu. Basına yansıyanlar dışında. Bunları merkez komite ve kadroları ile konuşmazdı. Her şey benden başlar mantığı ile nasıl olsa söylediklerimi PKK’ye kabul ettiririm rahatlığı içindeydi. Aslında bir modern padişah gibi davranıyordu. Öcalan, arka cepheyi komşu sömürgeci devletlerle sınırladı. Dar anlamda ilişkiler burada arandı. Avrupa ve dünyaya açılım yapma politikası aslında yoktu. Bu durum, PKK lideri her konuda doğru söylediği ve konuştuğu ve doğru ideoloji ortaya koymakla açıklanıyordu. İdeolojimiz farklı olduğu için bizi beğenmiyorlar hafifliği içindeydik. Ben yeni siyasal süreci Öcalan’ını Suriye’de çıkışıyla başlatmıyorum. Bu çok ucuz bir yaklaşım olur. PKK ve asıl olarak Öcalan kendileri için yeni siyasal sürece giden yolu ve koşulları kendileri hazırladılar. Siyasallaşmayarak sadece insanların direnişi ve hepimizin fedakarlığı üzerine, en önemlisi şehit düşen arkadaşlar üzerine sürdürülen ve inatlaşılan, kilitlenen bir mücadeleye dönüştü. 1993 sonrasında mücadele her alanda inişe geçmeye başladı. Yükselme ve yeni gelişmelerin gerekleri teorik ve siyasi olarak yapılmayınca inişe geçmek ve gerilemek kaçınılmaz duruma geldi. Bunu 6. Kongre tartışmalarında açıkça görüyorduk. Gerilemeyi siyaset ve stratejide içine girilen çıkmazda göreceğimize, birbirimize yönelmek ve kendi pratiklerimizde salt birbirimizi eleştirmekte buluyorduk. Kongrede bunlar yaşandı. Çünkü Öcalan’ın teorik ve siyasi değerlendirmeleri doğru yaptığını ve her zaman olduğu gibi bizim bunları uygulama becerisi göstermediğimiz saplantısı içindeydik. Bu tarzı Öcalan PKK’de oturtmuştu. Stratejik değerlendirmeler Öcalan’a ait olduğu için hiç birimizin bunu eleştirme cesareti yoktu. Oysa kişisel olarak bunu beğenmeyenlerimiz de vardı. Ama konuşamıyorduk. Bu da bizim yaşadığımız veya bize yaşatılan trajedidir.

YENİ SİYASAL KONSEPTİ KİMLER DÜZENLEMİŞ VE UYGULAMAYA KOYMUŞTU?
Dursun Ali: PKK tarihine baktığımda, okuduklarımda, gördüklerimde Öcalan’ın yersiz ve aşırıya varan komplo teorileri ile çokça karşılaştım ve karşılaşmışız. Öcalan, komplo teorileri üretmek ve her şeyin kendisine karşı yapıldığı konusunda meşhurdur. Bu konuda hakkını yiyemem. Ama kendisine ve PKK’ye karşı yapıldığını söylediği komployu görmemiştir ve bunların tedbirini almak için uyarıda bulunmamıştır. Gerçek durumların nasıl gündeme geleceğini hesaplamadı, endişeleri olsa da TC’ye ortak teslim edileceğini beklemedi. Bundan dolayı Suriye’den çıktıktan sonra kontrolünü iyice kaybetmeye başladı. Yeni siyasal konsepti yanlış politikaları ile Öcalan'ın hazırladığı ve gerekli ortamları sunduğu kanısındayım. Son yıllarda çeşitli görüşmeler ve sözünü ettiği albay ve gazeteciler aracılığıyla bizim de haberimizin olmadığı mesajlar verdiğini düşünüyorum. Her şeyi, hemen her şeyi kendisinde merkezileştirdiği için ayrıca kendisini açık hedef haline getirdi. PKK’de tek belirleyici idi. Ne söylerse PKK’liler uyar pratiğini yerleştirmişti. Daha Suriye’de çıkmadan Suriye onu gözden çıkarmıştı. Bundan da haberi yoktur. Geriye bakıp değerlendirdiğimizde gidebilecek bir yeri yoktu. Artık kendisini karşı politikalara kullandırtmaya açık hale getirmişti. Yeni konseptin baş mimarı TC’dir. Öcalan’ı yok etmek değil, canlı ele geçirmek ve kontrole alarak mücadeleyi genelde tasfiye etmeyi ve inisiyatifi her alanda ele geçirmeyi hedefliyorlardı. Öcalan’ı tanıdıkları için ve eski bazı ilişkilerinden hareketle tavır koymayacağının çok iyi farkındaydılar. Dolayısıyla bu konsepte ABD, İsrail, İngiltere ve bir bakıma Avrupa devletleri dahil edildi.

AMAÇLARI NEYDİ?
Dursun Ali: Amaçları, Öcalan’ı teslim alarak Kürt mücadelesini tasfiye etmekti. Bunun fırsatlarını daha önceden Öcalan sunmuştu. Bu kez sonuca ve bitişe götürmek istiyorlardı. Bunu için üç şart üzerine anlaşmışlardı. Birincisi, Öcalan idam edilmeyecektir. İkincisi Öcalan teslim alınarak ve kontrole alınarak dağdaki gerillayı indirmek için af çıkarılacaktır. Üçüncüsü bazı kültürel adımlar atılacaktır. Bu konsepti uygulayanlar bu üç konuda anlaşmışlardı. Siyasi ve idari reformlar olmayacak, bu adımlarla PKK ve Kürt mücadelesi tasfiye edilecek, başka bir deyişle TC’nin denetimine konulacaktır. Öcalan’ı öldürüp kahraman yapmayacaklardı. Bu konsepti düzenleyenler bu adımların atılmasını TC’den beklediler. İdam kaldırıldı. Yok denilecek düzeyde olsa da TV de Kürtçe yayın başlatıldı. Eve dönüş veya herkesi kapsayan bir itiraf yasası türündeki af ise yapılmadı. Devlet bu konuda kendi içinde anlaşmadı. Bence aynı konsept şimdi sürdürülmeye devam ediliyor. Teslim olunca Öcalan bu konsepte onların beklediğinden çok daha fazlasıyla katıldı. Türkiye’ye adım atmadan daha uçakta iken TC’ye “hizmete varım” demekle işe başladı. Fotoğrafları birleştirdiğimde bu açıklama çok garip gelmiyor. Daha İtalya’da iken Amerikalılar ona bir plan sunuyor; bu planın içinde bütün gerilla güçlerini Kuzeyden Güney Kürdistan’a çekme teklifi vardır. Avrupa’da sağlam çevrelerden, çok karşı olduğu bayan Mitterand’dan “Sakın İtalya'dan çıkma” mesajları iletildi. O bir Rus faşisti olan Juroenvski vb çevrelere güvenerek, İtalya’da hapis yatmayı kabul etmeyip Rusya’ya gitti. Daha oradayken Juronevski Türkiye'ye gitti. Ayrıca orada yanında kalan arkadaşlar TC’den gelen bir albayın kendisiyle görüştüğünü söylediler. Bu tür açıklamalar Ergenekon yargılamaları ve Tuncay Güney’in açıklamaları çerçevesinde basına yansıdı. Orada albay ile tek görüşüyor ve neler konuştuğunu kimse bilmiyor. Yine bu dönemde alışıla geldiği yaşamından Yunanistan, İtalya ve Rusya’da vazgeçmiyor. Buralarda kalanlardan kadınlar hikayesini yine duydum. Bana göre artık boşluğa düşmüştü. İtalya’da “PKK’den istifa ettim, ben sizin PKK’nizden değilim” diyordu. Avrupa’da kalsaydı kendisinin yaptığı her şeyi PKKlilere yıkacaktı, öyle bir siyaset izlemeyi düşünüyor. Boşuna söylenen bir söz değildi. Suriye’de ve sonrasında kendi anlatımları ve yaşayanların anlatımlarından çıkardığım sonuç şu; gerçekten biraz dostluk yapanlara inanmıyor, istihbarı çevrelerin görüşleri ve devrede olan istihbaratçılara daha çok inanıyor.

ÖCALAN VE PARTİ BİRİMLERİNİN YENİ KONSEPTTEN HABERLERİ VAR MIYDI?
Dursun Ali: yüzeysel bazı değerlendirme ve genel endişeler dışında hayır, haberi yoktur diyebiliriz. Öcalan yakalandıktan sonra yeni konseptin Öcalan üzeri uygulamaya konulduğunu hala kabul etmiyorlardı. Kişisel düşünceleri bunun dışında tutuyorum ve bu düşünceler Öcalan’ı eleştirme biçiminde toplantılarda söylenmiyordu.

BU YÖNDE SİYASAL ÖRGÜTSEL HAZIRLIKLAR VAR MIYDI?
Dursun Ali: Söylediğim gibi Öcalan’ın Suriye çıkışı ve sonraki turlarından haberimiz yoktu, ancak turlar gerçekleştikten sonra bilgi alıyorduk. Bu bilgileri herkes alıyordu. Çünkü Öcalan telefonlarda konuşmaya devam ediyordu, öylece bilgileniyorduk. Haberimiz olmayan bir şeyin siyasal örgütsel hazırlıkları zaten olmaz.

ÖCALAN’IN AVRUPA'YA GİTMESİNİ NASIL DEĞERLENDİRDİNİZ?
Dursun Ali: Öcalan’ın Avrupa’ya çıkışını olumlu değerlendiriyorduk. Ben de dahil bir kesimimiz Suriye ve İran’ı sevmiyorduk, güvenmiyorduk. Aslında buraların rejimlerinin TC’nin kopyası ve hatta TC’den daha geri, zalim olduğunun farkındaydık. Bu rejimler, muhaliflerine karşı TC’den daha acımasızdır, bunları biliyorduk. Avrupa’ya çıkışla yeni bazı ilişkilerin ortaya çıkabileceğini hesaplıyorduk.

ÖCALAN NEDEN ÜLKEYE, MÜCADELE ALANLARINA GİTMEDİ?
Dursun Ali: Öcalan hiçbir zaman mücadele alanlarını ziyaret etmeyi ve geçici moral destek sağlamayı hiç düşünmemiştir. Kimsenin ondan öyle bir beklentisi yoktu. Ama bu konunda ileri sürdüğü görüşler oldukça tutarsızdır. O da kardeşi Osman da pratik girişkenliğe ve mücadeleciliğe gençliklerinde sahip deillerdi. Şimdi dönüp baktığımda bu konuda cesaretlerinin zayıf olduğunu söyleyebilir. Osman, bir ara Türkiye’ye gidebileceği mesajlarını vermişti. Gitse, Öcalan’dan farklı davranacağını sanmıyorum. Öcalan, mücadeleciliği ve direnişçiliği ile değil, ideolojik ve teorik değerlendirmeleriyle öne çıktı. Suriye istihbaratı ile ilişkiler vb ayarlamalarla arkadaşlarını harcayarak, vurarak ve bazılarını dize getirerek mutlak egemenliğini ilan etti. Öcalan’da Che Guevara duyarlılığının zerresi yok. Aslında daha önce istese gizli Güneye gelip güçleri ziyaret etmeyi düşünebilirdi. Bunu bile düşünüp uygulamamıştır. Kimse ondan gerillacılık beklemez ve öyle bir şey de söylemez. Onun yapması gereken en doğru adım, 1990’larla yeni siyasal açılımlar ve PKK’nin yanlış uygulamalarından vazgeçip, Suriye’den çıkmasıydı. Bu ve benzer adımları atsaydı, bu durumlar başa gelmezdi. Fakat kurduğu sistem ve yaşam tarzı yeni adımlar atmaya izin vermez. Öcalan da bu egemenliğinden vazgeçmez. Öcalan öleceğine, Kürdistan, Kürtler ve insanlar ölsün mantığı onda hakimdir.

AVRUPA ÜLKELERİ ÖCALAN’A NEDEN SİYASAL SIĞINMA STATÜSÜ TANIMADILAR?
Dursun Ali: Avrupa hükümetleri ve Avrupa kamu oyunda olumlu bir Öcalan ve PKK imajı bulunmuyordu. Avrupalı aydınlar da Öcalan’ı benimsemiyor. Avrupa’da gerekmediği halde Öcalan’ın talimatlarıyla şiddet uygulanmış ve siyasi infazlar yapılmıştı. Bu siyasi infazlar PKK üyeleri ve taraftarlarına karşı gerçekleşmişti. Yine kendisi dışındaki Kürtlere Avrupa’da olumlu yaklaşmamış ve onları sindirmeye yönelik çalışmıştır. Öcalan’ın parti sistemi ve tek liderlik kültü ve geri siyaset yaklaşımlarını, sivillere ve Kürtlere karşı yanlış uygulamalarını Avrupa demokratik kamuoyu biliyor. Devlet ve hükümetler bu durumu bildikleri için Öcalan’ı kabul etmek istemezler. Nihayetinde demokrasi ve insan haklarını, insani değerleri tercih ettiği için değil, mecburen Avrupa’ya sığınmıştı. Avrupa’ya gitmek için siyasetten bir ön hazırlık yapılmamıştı. Birden bire ben geldim, beni kabul edin tavrına hazır değillerdi. Örneğin İsveç genelde ulusal hareketlere sempatiyle bakar. Öcalan yaptığı değerlendirmeler ve keskin tavır ve uygulamalarıyla Avrupa’yı karşısına almıştı. TC bile acımasızdır ve Ergenekon ve JİTEM olaylarında vb ortaya çıktığı gibi 20.000 insanı faili meçhul ile getirmişti. Ordu içinde temizlikler yapmıştı, general ve subaylarını öldürmüştü. En çok öldürdüğü Kürtlerdi. Öcalan ve PKK’ de ordunun tarzıyla ordudan daha fazla kendi üyelerini ve ayrılanları cezalandırmıştı. Öldürülen halkımızı dışında tutarsak, ordu kendi general ve subaylarını Öcalan’dan daha az vurmuştur. Öcalan kendi üyeleri ve kadrolarını, merkez komite üyelerini ordunun vurduğu kadrolarından çok daha fazla vurmuştur. Üstelik Öcalan siyasallaşmayı ve yenidünya koşullarını değerlendirmemişti. Kişisel ve yaşamsal sicili muhafazakâr Avrupalı siyasetçiden daha geridir. Böyle bir Öcalan’ı Avrupa kabul edemezdi. Sadece devletler ve hükümetler değil, Avrupa’nın demokratik ve insancıl kamuoyu da Öcalan’ı benimsemiyor. Her şeye rağmen tutuklanmayı göze alarak İtalya’da kalsaydı, durum bugünkünden daha iyi olacaktı. Çünkü önemli bir Kürt kamuoyu Öcalan’ı destekliyordu. Halk sokaklardaydı ve bu mücadele olumlu sonuçlanabilirdi. Öcalan halka ve demokratik kamuoyuna güvenmedi, yatmayı göze almadı, yanlış hesaplar yaptı ve İtalya’dan çıkarak kendi ve örgütün kötü gidişatına imza attı.

KÜRTLERİN GERÇEKTEN DOSTLARI YOK MU? ÖCALAN’A KAPILARIN KAPANMASINI BUNA BAĞLAYABİLİR MİYİZ?
Dursun Ali: Hayır, böyle düşünmek tehlikeli bir mantıktır. Birinci ve İkinci Dünya savaşında Kürtler dünya yeniden şekillenirken kendilerine yer açacak bir siyaset izlemediler. 1990’dan sonra ise ve gelinen dünya koşullarında Kürtler kendilerine yer açabilir. Bu koşullar ve fırsatlar var. Güney Kürdistan’ı buna örnek verebiliriz. Kuzey’de daha zor olsa da kendine yer açacak imkanlara sahiptir. Öcalan ve PKK, bu imkanlar ve fırsatları harcamaya devam ediyor. Kapılar Kürtlere kapatılmıştı. Bir kapıyı çalmak için yeni politika ve yaklaşım gereklidir. Avrupa’dan hareketle Kürtler dünya kamuoyuna girebilirdi. Buna Öcalan izin vermedi. Kapalı olan kapıları iyice kilitledi, açmayalım yaklaşımını gösterdi. Avrupa’dan gelen bazı mesajları Öcalan hep olumsuz değerlendirdi. Ortadoğu’nun iki yüzlü politikasını izledi, bunu Avrupalılar yutmazlar ve yutmadılar. Suriye ve İran istihbaratı ile konuşulduğunda; iki tarafta dostluktan, İsrail, ABD ve Avrupa’ya karşı olmaktan bahseder, bolca dostluk sözü verilir ve karşılıklı bazı isteklere evet cevapları verilir. Masadan kalktıktan sonra ise büyük çoğunluk unutulur. Geriye küçük bazı ayrıntılar kalır. Avrupa ve Batı ile bu tür siyasetle sonuç alınmaz. Neler verileceği, nasıl bir duruşa sahip olunacağı, neler alınacağı genellikle açık konuşulur. Bu açıdan Öcalan’ın siyaset tarzı dünyada güvenilir bulunmuyor, inandırıcılığı tüketmiş bir siyasettir. Genelkurmayın denetimine girilince bunu bilen Batı ve Avrupa Öcalan ve PKK’yi hiç dikkate almıyor artık.

ÖCALAN’IN KENYA’DA YAKALANMASI SİZİN İÇİN SÜRPRİZ OLDU MU? NE İŞİ VARMIŞ KENYA’DA DİYE DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
Dursun Ali: Evet, gerçekten sürpriz oldu ve şaşkınlık yarattı. Biz hala Avrupa’da biliyorduk, en azından bilgilerimiz bu yönlüydü. Kenya’da yakalanmasını şaşkınlık ve şok olmuş biçimde izledik. Bu duruma bayağı şaşırdığımızı belirtebilirim. Kongredeydik, denilebilir ki, ağızları bıçak açmıyordu. Morallerimizi olumsuz etkilemişti. Genelde şok ve şaşkınlık havası egemendi. Yeni bir durum değerlendirmesi yapacağımıza, genelde komploya kurban gittiği ve buna cevap vermek noktalarında yoğunlaşıyorduk. "Bu açıdan kongre savaşı geliştirmek, fedai eylemleri ve metropol eylemlerini yükseltmek kararlarıyla sonuçlandı." Hatta Öcalan, Rusya’dayken federasyonu tartışın diyor ve eski PKK’lılardan kurtulmak için kongreyi yönlendiriyordu. Eski PKK’lilerden kurtulmak istediğini TC savcılarına verdiği ifadelerde belirtiyor ve bu doğrudur. Daha yakalanmadan Öcalan’ın yeni konsepte uygun dönüşüm geçirdiğini ve bunun temellerini eskiye dayandığını söylemek abartılı olamaz. O açıdan yeni konsepte Öcalan’ın eskiden beri siyaset ve uygulamaları ve gizli mesajları ile yardımcı olduğunu belirtebilirim. Kenya’da yakalanınca daha uçaktayken “hizmete hazırım” demesi bu durumla örtüşüyor. Bu açıdan PKK teslimiyeti ve TC’nin denetimine girişini 1999 Kenya yakalanması ile izah etmeyi yetersiz görüyorum. Öncede söylediğim gibi bu bir sonuçtur. Yakalanınca teslimiyet açıkça ve teorik olarak, politik ifadelendirmelerle savunuluyor. Öcalan’ın manevra imkanları bitiyor.

YAKALANDIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE NE DÜŞÜNDÜNÜZ?
Dursun Ali: Yakalandığında genel çoğunluk tavır koyacağı ve davayı savunacağı düşüncesindeydi. Biz de genelde TC’ye karşı tavır almak ve bir duruş sergilemek noktalarında yoğunlaşıyorduk.

TELEVİZYONDA YAYINLANAN İLK GÖRÜNTÜLERİ İZLEDİNİZ Mİ? “ANNEM TÜRKTÜR, YUKARIDAKİLERE SÖYLEYİN GÖREVE HAZIRIM’’ DİYEN SÖZLERİNİ DUYUNCA SİZ VE BİRLİKTE KALDIĞINIZ PARTİLİLERİN TEPKİLERİ NE OLDU?
Dursun Ali: Bazılarımız cezaevleri yatmıştık. Kemal, Hayri ve Mazlumların tavırlarını biliyorduk. Öcalan’ın tavır koyacağını düşünüyorduk. İlk görüntülerini ve basında çıkan açıklamalarını gördüm ve kısmen takip ettik. Açıklamaları hiç hoşuma gitmedi. Öcalan tartışılmadığı ve eleştirilmediği, bu açıklama ve itiraflarını şuurunu kaybetmesine vb bağlanıyordu. Genelde yerleşen ve yerleştirilen kanı Öcalan hata yapmaz ve Öcalan kendisini satamaz ve teslim olamaz yönündedir. Geneli izlediğimde Öcalan’ın açıklamaları kimsenin hoşuna gitmediğini gördüm. Çoğunluk bir bakıma yetim kaldığını düşünüyordu, Öcalan’dan sonra örgüt nasıl yürüyecek soruları gündemdeydi. İlk açıklamaları ile bende çözüldüğü kanısı uyandı. Öcalan’ın ilk açıklamalarını beğenmedik ve hiçbir kişi bunları sahiplenelim demedi. Kongre bittikten sonra merkez toplantısı oldu ve Öcalan’a ilaç verildiği, şuuruna sahip olmadığı, kendisine işkence yapıldığı ve bu nedenle açıklamalarını kabul etmediğimiz yönünde bir bildiri kaleme alındı. O zaman toplantıda bulunan herkes bu görüşteydi. İtirazı olan olmadı. Bu bildiri aslında Öcalan’ın tutumunu benimsemiyoruz anlamına geliyordu.

ÖCALAN İMRALIYA GETİRİLDİKTEN SONRA SİZİNLE İLİŞKİSİ OLDU MU?
Dursun Ali: Evet, kısa bir süre sonra ilişkiye geçmeye başladı. Baharda avukatlar aracılığıyla ilk notu geldi. Bu konuşma alınan notların Genel Kurmayın denetiminde ve onların bilgisi dahilinde olduğunu biliyorduk. TC’nin ve özellikle askeri cezaevlerinde kaldığımız için askerlerin örgütsel konuşmalara izin vermeyeceğini biliyoruz. Yaşadıklarımızdan bunu görmüştük. Bize bu hakkı tanımayanlar Öcalan’a nasıl tanıyabilirler? O zaman Öcalan’ı ne diye teslim aldılar görüşü boşlukta kalır.

BULUNDUĞUNUZ ALANDA PARTİ YÖNETMİ İLE ÖCALAN ARASINDA HER HANGİ BİR BİÇİMDE TEMAS GERÇEKLEŞMİŞ MİYDİ? ÖRNEĞİN İMRALI’DA BULUNUNAN ÖCALANIN QANDİL LE TELEFONLA GÖRÜŞTÜĞÜ SÖYLENDİ. BÖYLE BİR ŞEYE ŞAHİT OLDUNUZ MU YA DA DUYDUNUZ MU?
Dursun Ali: Evet, ilk avukat notundan sonra temaslar bazı zamanlar hariç, hemen her hafta sürüyordu. Kandil ile İmralı arasında düzenli ilişkiler kurulmaya başlandı. İlk avukat notunun konusu şuydu; "Bana işkence yapmadılar, şuurum yerindedir. Her şeyi kendi irademle söylüyor ve kabul ediyorum. Savaşı sona erdirin, metropol eylemlerini durdurun, kuzeydeki güçleri bu yıl tamamen güneye çekin" konularını işliyordu. İşkence görmedim, şuurum yerinde derken Merkezin bildiri olarak açıklamalarına cevap veriyordu. Gerçekten uçaktan başlayarak, hatta öncesi var, Öcalan gönüllü itiraflara başlamıştı. İfadelerini sonra okudum, savcılara "Gelin savaşı bitirelim, ben savaşa son vereceğim" diyordu. Bu ilk notun orijinalini okumuşum. Bu ve ikincisi çoğu yerlere dağıtılmadı, dağıtıldığı ölçüde redaksiyon edileni ve bazı bölümler çıkarılmış biçimde dağıtıldı. Bu ilk görüşme notunda Kandil, yani dağın ve Avrupa’nın telefonlarını istiyordu. Bu kafalarımızda soru işaretleri yaratıyordu, bizler içerdeyken bir gün bile bizi telefonla görüştürmeyen ordu, Öcalan’ı ne diye görüştürüyor? İlk notu tartışıldı. Metropol eylemlerinin durdurulması uygun görüldü. Öcalan’ın söylediği tarzda savaşın bitirilmesi ve güçlerin Güneye çekilmesi nazikçe uygun görülmedi. Telefonlar veridi. Avukatlar aracılığıyla İmralı’ya iletildi. Telefonların verildiğini biliyorum. Ama telefonlarla kimlerle ve nasıl konuşulduğu konusunda bilgim olmadı. Görüştüğünü sanıyorum. Çünkü bir dönem sonra "Sabri Ok bulunduğu yerden alınarak İmralı'ya götürüldüğünü biliyorum." Daha sonraki görüşme notlarında Öcalan; Sabri Ok tahliye olduğunda “benim Türkiye temsilciliği yapsın” diyordu. "Bu yılki Öcalan görüşme notlarında, İmralı'da kendisiyle görüşmeye gelen general, subay ve istihbaratın gidip Sabri Ok ile aynı konuları konuştuklarını söylüyordu. " Bu açıklama daha önce Sabri Ok’un İmralı'ya götürülüp Öcalan’la görüştüğünü doğruluyor. Eskiden Öcalan sır tutmayı hiçbir zaman bilmez. Bol konuşmalarıyla hep açık verirdi.

ÖCALAN İLE QANDİL ARASINDA İLİŞKİ NASIL VE KİMLER ARACILIĞIYLA SAĞLANIYORDU?
Dursun Ali: Öcalan ile Kandil arasındaki ilişki avukat aracılığıyla sağlanıyordu. Bunu Genelkurmay ve devlet biliyordu. Gizli saklısı olan bir ilişki değil. Partinin ikna edilmesi ve hizaya getirilmesi için devlet onay veriyor ve imkan sağlıyor.

ÖCALAN İMRALI’DA TÜRK DEVLETİYLE YENİ BİR KONSEPT ÜZERİNDE ANLAŞTI MI? BÖYLE BİR ANLAŞMA VAR MI?
Dursun Ali: Evet, böyle bir anlaşma kesinlikle var. Aslında anlaşma değil, düzenlenen yeni konsepti Öcalan fazlasıyla onaylıyor. Bu anlaşma üç maddeden esas olarak oluşuyor. İdamın kalkması, gerillanın dağdan indirilmesi, itiraf yasası veya eve dönüş biçimlerinde bir af gündemdedir. Buna karşın tüm amaçlardan vazgeçiliyor ve kültürel haklar denilen olay konsepte yer alıyor. Söylediğim gibi af dışındakiler belli düzeyde uygulanmasına başlandı. Bu anlaşmada PKK ve Öcalan kesinlikle bir taraf değildir. Öcalan, kendi başına onların dayattığı koşulları fazlasıyla kabul ediyor. İlk planda güçlerin hepsinin güneye çekilmesi vardı. Ergenekoncu bilinen , daha doğrusu askerin istemi ile 500 kadar güç kalınsın deniyordu. Bu planda savaşın tamamen tek taraflı sona erdirilmesi vardır. Burayı iyi kavradığımızda sonraki savaş dayatması Öcalan’dan ve ordunun darbe ve iktidarını sağlanması için ısmarlandığı çok iyi anlaşılır. Nitekim bu yıl içinde bizzat Öcalan; “ Bana söz verdiler, yapmadılar” diyordu. Ergenekoncu general, albaylar ve MİT müsteşarı ile görüştüğü ortaya çıktı. Barış grupları bunun için Türkiye’ye gönderildi. O zamanlar 500 gerilla sınırdan içeri girebilir diyordu Öcalan. Bu uygulanmadı. Keza itiraf yasası çıkar ve yöneticileri kapsarsa Öcalan kendisinin de yaralanacağını bir görüşme notunda belirtiyordu. Barış imkanları varmış gibi mesajlar veriyordu. Aslında TC, Öcalan’ın teslimiyet planını çekinmeden uygulasaydı, 1999 yılında bayağı etkili olurdu. Devlet hala kendi içinde ikna olmamıştı. Bence üzerinde anlaşılan konsept bu yıl uygulanmaya konulmaya çalışılıyor. Bazı kültürel adımlar atıldı. Şimdi gerillayı dağdan indirmek için eve dönüş türünden yöneticileri dışlayacak af tartışılıyor. O zamanda görüşme notlarında yöneticilerin dışarıda kalabileceğini Öcalan birkaç kez vurgulamıştı. Bana göre o zaman kısmen yapılıp ertelenen veya sürüncemeye alınan siyasi denetime alma ve muhatap almadan sorunu çözüyorum denilen plan şimdi biraz farklı biçimlerde gündemdedir. Ortada tarafların uyacağı bir anlaşma yoktur. Anlaşma denilen Öcalan’ın kendisinin komplo dediği siyasi plana katılmasıdır. “Türkiye’ye komplo yapıldı” demesi olayı gizlemek içindir. Yeni konsepte ABD, TC vb ortak düşünüyor. Sadece af denilen olaya yanaşmadılar, daha doğrusu uygulamadılar. Kültürel kırıntı ile başlayıp şimdi devlet bazı kültürel adımlar attı. Bu gelişmelerde Öcalan bir taraf değildir. Ergenekon ve ordunun darbesini onaylar pozisyona girdi, AKP’yi bundan dolayı açık hedef yaptı. Öcalan devlete hizmet yapacağım derken gerçekte bu işte samimi davrandı. Gösterdiği tutumu izah etmek zordur. Seyit Rıza ve Şeyh Saidi eleştirmesine rağmen onların o zaman ve mekan içinde gösterdiği onurlu tutumu bile göstermedi. Açıkçası bu kadarını ne hayal ediyor ne de bekliyordum. Ne yazık ki, sonuç çok kötüdür. Teorik söylemler sadece bizi sürece ve teslimiyete adım adım ikna etmek içindir. AİHM bile Öcalan’ı itirafçı olarak tanımladı. Zerre kadar ne Kürtleri ne de PKK’yi savundu. “ Çözüm İmralı'dadır” demek, çözüm TC’dir demektir. " Ne yazık ki bir dönem isteme sekte bu çözüme hizmet ettik.

BÖYLE BİR ANLAŞMA/KONSEPT VARSA, NE OLDUĞUNU ANA HATLARIYLA ANLATIRMISINIZ?
Ali: Yukarıdaki soruda ana hatlarına değindim. Buradan çıkan sonuç şu: Komployu TC yemedi veya söylendiği gibi Türkiye’ye komplo yapılmadı. Öcalan, adını söylediği komplonun şartlarına ve plana beklenenden ve onların düşündüğünden çok fazlasıyla katıldı. Dolayısıyla komploya biz ve Kürtler uğradık. Öcalan'ın sıkça İngiltere, İsrail ve kısmen ABD’yi eleştirir. Bunu olayı saptırmak için yapıyor. Şimdiye kadar ordu ve devlete karşı ciddi bir tavır ve belirlemede bulunmamıştır. Bu plana katılarak TC siyasetinde kendisine yer açmayı düşünüyor olabilir. Ergenekon, ordu ve darbecilerden böyle bir beklentisi vardı, AKP’yi bundan dolayı sürekli eleştiriyordu. Fakat bu plan tutmadı. Darbe yapılmadı, Ergenekon deşifre edildi. Ordu ve AKP uzlaştı, AKP sınırlandırıldı, hizaya getirildi. Bundan dolayı AKP eliyle devletin attığı adımlarda Öcalan devre dışıdır. İmralı cezaevini yeniden düzenlemeleri ve Ergenekon ile birlikte Öcalan’a hizaya gel demeleri bundan dolayıdır. Ama Öcalan, dersini almış görünüyor. Ateşkes uygun biçimlerde olmalı, yeni bir anayasa yapılmalı, gerçekleri araştırma komisyonunun kurulması önerileriyle, bence süre giden plana katılmak ve plan içinde dikkate alınmak için ön hazırlıklar yapıyor.

İMRALI’DA YAPILAN MAHKEMEDE ÖCALAN’IN SAVUNDUKLARINI DEĞERLENDİRİR MİSİNİZ?
-Dursun Ali: Mahkemede ne kendisini ne bir halkın davasını savundu. Sadece barış ve içi boş demokratik cumhuriyet vurgulamaları yaptı. Yargılamayı devletin ve ordunun yargılamasına dönüştürmediğini görüyorduk. Eskiden ceza evlerinde yaptığımız siyasi savunmalarla bir alakası yoktu. Burada soyut söylenenler örgütü elinde tutmak içindir. İtiraflarına ve teslimiyetine, devletin ve ordunun planlarını onaylamasına dayanmıyordu. Kişi olarak savunmasını beğenmedim. Bunu açıkça savunacak durumda değildim. Bu savunmada, bağımsızlıktan vazgeçildiği gibi Kürtler için hiçbir siyasi ve idari statü savunulmuyor. Dil, kültür haklarına vurgu ve genel demokrasi vurgulamalarıyla sorun geçiştiriliyordu.nDaha mahkeme olmadan savunması gelmişti. Okudum. Beğenmedim. Ama Öcalan’ın yanlış söylediğini belirtemiyordum. Kişisel olarak benim gibi düşünen bazı arkadaşlarla konuşuyordum. Mesela savunmayı okuduktan sonra Ekrem’le karşılaştım. Komutanlık yapan biridir. O’da savunmayı okumuştu. Tartıştık, bana söylediği ilk söz “biz bunlar için mi savaştık” oldu, yani biz kültürel haklar için mi savaştık diyordu. Bu konuda aynı görüşteydik. Amaçsız duruma getirildiğimizi fark etmiştik. Ama eğitimlerde ne yazık ki Öcalan’ın söylediklerini, benimsemesek de savunuyorduk. Bu da bizim çelişkimiz ve trajedimizdir. Bu kelimeyi yanlış söyledi diyemiyorsun. En çok Kemalizm ve amaçlar konusunda söylediklerinde zorlanıyorduk. Ceza ve dışlanma, tutuklanma ve yok edilme korkusuyla katılmadığımız ve benimsemediğimiz konuları söyleyemiyorduk. Mahkeme tavrı ve ilk savunmasını okuduğumda benim düşüncem yine federasyon, siyasi ve idari kimliğimizin olmasıydı. Bu görüşümü söylediğim gibi ancak bazı arkadaşlarla paylaşıyordum. Aslında çoğunluk bu konuda ikna olmamıştı. Ama gel gör ki sistem ve içine girilen ilişkilerden dolayı bağlanmışlardır. Öcalan eleştirisinin olmadığı bir partide düşündüklerini söyleyemiyorsun. Şimdi bile kalanların bazılarının bu konuda ikna olduğunu sanmıyorum. Öte yanda ise bir şey söyleyecek halleri yoktur. Yani bir tavra dönüştüremezler, yapmaya kalkarlarsa sistem onları yer.

PKK YÖNETİMİNİN BAŞTAN İTİBAREN OLAN BİTENLER KARŞISINDA SERGİLEDİĞİ TUTUMU NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
-Dursun Ali: PKK yönetiminin tavrı neye uğradığını bilmeyen şaşkın ördek tavrıdır. Kabul etsek de etmesek de bu sisteme hizmet ettik. Bu sistem Öcalan eleştirilmesi yapılmadığı sürece değişmez. Söylediklerini kişi olarak benimsemesen de, eleştirilmediği sürece hiçbir tavır, siyasi irade gösteremezsin. Kişi olarak eleştirmen yok olmanla eş anlamlıdır. Aşağı yukarı beğenmeyenler ve beğenenlerde bu durumun farkındadır. Örgüt olalım diyenlerimiz vardı. Örgüt olmak, partiyi İmralı'ya bağlamamaktan geçiyordu. Böyle bir adımı atma cesareti göstermiyorduk. Atmakta bayağı zordu. Genel bir ortak anlayış sağlanmadığı sürece bazı kişiler bu adımı atamazdı, sorunu tartışma gündemine bile alamazdı. O zaman sistem sana karşı birleşir ve seni harcar. Bu söylediğim bazılarına ters gelebilir. Normal parti işleyişlerinde fazlaca görülmeyen durumlardır. PKK’ de ise parti Önderlik sistemi ile neredeyse eşit durumdadır. PKK’ de Neler Oluyor yazı dizimde bazı yorumlar vardı. Kimileri bunları niye PKK’ de savunmadınız diyordu. Bazı şeyleri biraz ortam oluşturunca savundum. Aynı kişilere gelin cesaretiniz varsa gidin siz savunun diyebilir insan. Bırakalım içinde, dışında görüşlerini cesaretle savunanlar azdır. Öcalan’ın eleştirilmesinde çoğu kişi korkmaktadır. Sadece ayrılanlar değil, PKK dışındakilerin bazıları da böyledir. PKK kadroları ve taraftarları Öcalan eleştirisine hiç açık değildir. Merkezdeki çoğunlukta böyleydi. Dolayısıyla çelişkilerine rağmen, merkez eskiden alıştığı biçimiyle Öcalan ne söylerse doğrudur siyasetini yürüttü. Örneğin koşular zamanla biraz esnetildi, PKK’de değişiklik ve bazı yeni adımların atılması tartışıldı. Bunlar Öcalan’ın söyledikleriyle aynı değildi. Ama Öcalan eleştirilerek bu adımlar atılmadığı veya bunun koşulları oluşturulmadığı için değişim denilen olay hikayeden ibaret kaldı. Neticede değişim isteyenler ayrılmak zorunda kaldılar. Şimdi değerlendiriyorum; PKK yönetiminde tavır beklemek boşunadır. İsteseler de tavır koyamazlar. Öcalan ne söylerse tartışılmadan ve eleştirmeden onaylama alışkanlığı devam ettiği sürece hiçbir yönetim tavır koyamaz. Öcalan’a “gözünün içinde kaşın var” diyemiyorsun. Bırakalım kabul etmemeyi, şu cümlelerine katılmıyorum deme imkanı bile yok. Açık eleştirinin bittiği yerde gelişmeler durur. İmralı süreci ile ortaya çıkan bir olay değil, ondan önce sistem bu tarzda kurumlaşmıştı. Öcalan’ı tanrı kral haline getirmiştik. Kendimizin yarattığı veya Öcalan’ın oluşturduğu sisteme hizmet etmiştik. Dolayısıyla kişisel düşüncemiz ne olursa olsun onay verdiğimiz ve halka benimsettiğimiz sistemin kurbanı oluyorduk. Bazı çabalar ciddi bir sonuç vermeden bitti.

PKK YÖNETİCİLERİ BAŞLANGIÇTA KARŞI ÇIKMALARINA RAĞMEN DEVLET/ÖCALAN KONSEPTİNE NASIL İKNA EDİLDİLER?
Dursun Ali: Öcalan’ın basın ve yayına yansıyan ilk söylemlerine tavır aldılar, benimsemediler. Bunu işkence ve şuurunda olmadığı tarzında ifade ettik. Bu tavır yeterli olmasa da doğruydu. Fakat bu tavır Öcalan’ı eleştirmekten uzaktı. Öcalan PKK ve amaçlardan vazgeçti, fakat PKK Öcalan’dan vazgeçmedi. İlk görüşme notundan söz etmiştim. Orada güçleri geri çekme görüşüne itiraz edildi, benimsenmedi. Buna karşılık Öcalan, ikinci görüşme notunda “ söylediklerimi kabul etmezseniz sizi hain ve tasfiyeci ilan ederim” tehdidinde bulundu. Bu notunda orijinalini okudum. Daha sonra konsey geri adım attı ve Öcalan’ın tasfiye planı kabul edilince ondan sonra hiçbir tavır konulmadı ve Öcalan her şeyi ile onaylanmaya ve direnişçi ilan edilmeye başlandı. Bu ilk görüşme notları orijinal biçimleriyle işlenmedi. Daha sonraki görüşme notları eğitim konuları yapıldı ve herkese benimsetilmeye çalışıldı. Teslimiyeti değişim olarak sunduk.


SİZ DE İKNA OLDUNUZ MU? YOK OLMADIM DİYORSANIZ NEDEN İMRALI KONSEPTİNE KARŞI ÇIKMADINIZ? YA DA KARŞI ÇIKTINIZ MI?
Dursun Ali: Hayır, ikna olmadım, ama karşı da çıkamadım. Hatta ikna olmamama rağmen savundum. Bu durumda iki yol kalıyor, ya ayrılırsın, ya da beğenmediğin konulara karşı çıkmıyor görünürsün. Kalsan olmuyor, ayrılsan da bazı nedenlerden dolayı olmuyordu. Bunun derin çelişkilerini yaşadım. O zaman böyle düşünüyordum. Dolayısıyla resmiyette beğenmediğin şeyleri savunmak ve katılıyor görünmek zorunda kalıyorsun. Bu da benim trajedimdi. Bu konsepte açıkça karşı çıkamazdım. Nedenlerini yukarda açıkladım. En doğrusu o zaman ayrılarak tavır koymaktı. Tavrın kişisel kalırdı. Sürece yayılmış bir değişim yapılmasını tercih ettim. Hatta bazı arkadaşlarla sohbetim oluyordu, zamanı erken buluyorduk. Ortamın oluşması ve oluşturulması için bekledim. Ayrılmayı hala düşünmüyordum. Ancak sınırlı sayıda arkadaşla Öcalan’ın durumu ve politikasını konuşuyordum. Beğenmiyorduk. Osman Öcalan’a bazıları bu durumu yansıtmıştı. Gidip bizi şikayet etti. Ben şahsen ona güvenmiyordum. Bu konuda hiç konuşmadım. Sanırım 2001 yılıydı. Kürt kimliğinin tanınması ile ilgili kampanya vardı. Bir toplantıda, kimlik kampanyasında Öcalan ile ilgili sloganların atılmamasını önerdim. Gerekçem her kürdün katılımını sağlamak içindi. Öcalan sloganlarının damgasını vurduğu bir kampanya genel bir kimlik kampanyası olamazdı ve PKK kampanyası ötesine geçmezdi. Başta Osman Öcalan bu önerime karşı çıktı, böyle bir şeyi tartışmayız diyerek kesti. Tavırlar böyle olunca, baktım olumsuz noktalara götürüyorlar, önerimi geri aldım. Öcalan yakalanmadan önce yaşasın Kürdistan, yaşasın Özgürlük ve yaşasın ülke ve halk yerine yaşasın Öcalan konulmuştu. Gerilla ve her sabahki yeminlerde sloganlarda bu can bu kan ile seninleyiz Öcalan ve Yaşasın Öcalan sloganları konulmuştu. Bu durum Suriye’de yaratıldı ve her tarafa benimsetildi. Aslında daha o zaman amaçlardan bir sapma vardı. Bazı noktaları beğenmesem de bu durumun farkında değildik. Bu gün her şeyin ve bütün amacın Öcalan’ın özgürlüğüne dayandırılmasının temeli buralara dayanıyor. Açık karşı çıkamazdım, çünkü hem ortam müsait değildi, hem de bizim zihniyet yapılanmamızda ciddi sakatlıklar vardı. Bunlar adım atmamı engelliyordu. Ancak son yıllarda, ayrılmadan önce belli düzeyde Öcalan'ı eleştirmeden karşı çıkmalarım gerçekleşti.


İMRALI KONSEPTİNİN DEVLET PRODÜKSİYONU OLDUĞUNU BİLİYOR MUYDUNUZ? BİLİYORSANIZ ÖRGÜTTE UZUN ZAMAN YÖNETİCİLİK YAPMAYA DEVAM EDİP, KONSEPTİN YAŞAM ALANI BULMASINA HİZMET ETTİĞİNİZİ DÜŞÜNÜRMÜSÜNÜZ? BU KONUDA SİZE YÖNELİK ELEŞTİRİLERİN NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
Dursun Ali: Söylenenleri beğenmiyordum. Başta bir kısmımız Öcalan’ın zaman kazanmaya çalıştığı ve bir süre taktik yapmak istediği kanısındaydık. Veya kendimizi buna inandırmaya çalışıyorduk. Zaman geçtikçe taktik yapmadığını gördük ve gördüm. Bunu anladığımda Öcalan bu konsepte katıldığına inanmaya başladım. Öcalan parti sistemini sorgulamaya ve kabul etmemeye başladım. Ne olursa olsun ve kişisel olarak ne düşünürsem düşüneyim İmralı devlet konseptine hizmet ettiğimi kabul ediyorum. Niyet ve duygularla izah edilemez. PKK içinde sınırlı şeyler dışında açıkça tavır alamadımsa ve alınmadıysa pratik gerçeklik buna hizmet etme biçiminde olur. Kişisel olarak kendi payımı görüyorum.

O SÜREÇLERİ YAŞAYAN, PKK YÖNETİCİLİĞİ YAPMIŞ ARKADAŞLARIN, PKK DEN AYRILDIKTAN SONRA GENELLİKLE SUSMALARINI YAŞANANLARI ANLATMAMALARINI, BİLDİKLERİNİ PAYLAŞMAMALARININ NEDENİ SİZCE NEDİR?
-Dursun Ali: Tek bir nedeni yok, birçok nedeni vardır. Genelde ayrılanların suskun olduğu doğrudur. Bu tavrı doğru bulmuyorum. Eskiden olsaydı, bir dereceye kadar hak verilebilir. Çünkü ayrılanlar çok ciddi sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Hem bazı devletlerin hem de PKK’nin açık hedefi oluyorlar. Bazı ayrılanlar sanki kendileri de içinde değilmiş gibi tam her şeye karşı inkarcı kesiliyor. Böyle davranmak Öclan zihniyetini tersten sürdürmek anlamına gelir. Öcalan ve PKK’de ayrılanları bir kalem darbesiyle siliyor, sıfırlıyor, hain ilan ediyor ve vuruyor. PKK’ de yöneticilik yapmış temiz kalan yönetici sayısı oldukça azdır. Hala statüleri belli değil, PKK terörist görüldüğü için onlara da terörist muamelesi yapılıyor. Anlatır ve isimler verirlerse bazılarının durumu ceza konusu olur. Üstelik bazıları da işlere karıştığı, söylediğim ve söylemediğim bazı nedenlerden dolayı konuşmayı tercih etmiyor. PKK’de yönetici ve kadroların yaşadığı siyasi bir travmadır. Kişilikler eleştiri-özeleştiri altında perişan edilmiştir. Bozulmaya uğramıştır. Kendini belli düzeyde koruyanlar çoğunluğu oluşturmuyor. Kendi geçmişini ve zihniyetini ciddi bir değerlendirmeye tabi tutmadan ciddi bir çıkış yapamazlar. Yazarlarsa bir kısmına sen de bunları yaptın, hadi anlat diyenler var. Kimileri pozisyonları uygun olmadığı için yazmaktan kaçınıyorlar. Kamuoyunda bazıları “hadi itirafçı ol” demeye getiren yakıştırmalarda bulunuyor. oğunluğun kalacak yerleri, sosyal ve siyasi güvenceleri bulunmuyor, ayrıca ekonomik sorunlar yaşıyor ve yeni bir yaşamı kurmakta oldukça zorlanıyor. PKK terörist görüldüğü için bu insanlar kendisini korumaya çalışıyor, çünkü her an TC ve bazı devletler “gel hesap ver” dayatması ve uygulamalarında bulunuyor. Zorluklarını biliyorum, geçmiş ne olursa olsun yaşanmış bir tarihtir. Konuşmalarını ve yazmalarını tercih ederim. Bu günde yarında yazacaklarını kendilerine karşı kullananlar çıkar. Tarihe ışık tutmalarını ve kendi cephelerinde anlatmalarını ve sessizliği bozmalarını isterim.

1999'DAN BERİ YÜRÜLÜKTE OLAN İMRALI KONSEPTİNİN PRATİK SONUÇLARINI VE SOMUT TAHRİBATLARINI İZAH EDEBİLİRMİSİNİZ?
Dursun Ali: Gelinen noktayı çok vahim bir durum olarak değerlendiriyorum. Farkında olsun olunmasın bir felakete doğru gidiyoruz. Tufan olsun ve kıyamet olsunu bekleme tavırları fazladır. İmralı konsepti ile birlikte kabul edilsin edilmesin TC inisiyatifi eline geçirdi. PKK, bağımsızlık, konfederasyon ve federasyon vb türden siyasi ve idari statü kazanmaktan vazgeçti. Programsız ve amaçsız hale getirildi. Öcalan, ne davasını, ne Kürtleri ne geçmiş siyasi kimliğini savundu. Teslim oldu. Sözünü ettiği komploya katıldı. Bu kez Kürtlere ve PKK’ ye karşı komplo sürdürüldü. Bana göre asıl komplo budur. Öcalan, idam edilmeyecekti. O kendi yaşamı için herkesi sattı. Kemalizm siyasetine yattı ve derin devletin kontrolüne girdi. Teorik ve ideolojik bazı değerlendirmeler PKK’lileri ve halkı adım adım uzaklaştırmak ve alıştırmak için yaptı. Bunlarda demagojik ve eklektik görüşlerdir. Kendisine ait değildir. Hala PKK ve destekleyenler bunların Öcalan’ın keşfettiğini sanıyor, bu da büyük bir yanılgıdır. Demokratik Cumhuriyetin özü devletin reformdan geçirilmesi ve üniterlik içinde kültürel bazı hakların tanınmasıdır. Öcalan, kendisinin dikkate alınarak ya da muhatap görülerek bunların yapılması için çalışıyor ve KCK’ ye de bunu kabul ettirdi. Gelinen noktada Öcalan devreden çıkarılarak ve KCK muhatap görülmeyerek devlet kontrolünde bu konsept adım adım uygulanıyor. Devlet içinde Ergenekon olayında açık gördüğümüz gibi bazı hesaplaşmalar var. Hala af çıkarılması ve bazı kültürel vb adımların atılması konusunda tam bir anlayış birliği içinde değiller. Bunu giderme eğilimleri var. Konseptin amacı Kürt özgürlük ve demokrasi mücadelesini tasfiye etmektir. Siyasi olarak muhatap almamaktır. Eskiden olduğu gibi “komünizmi de gerekiyorsa biz getiririz” mantığıyla, devlet “Kürt sorunu biz çözeriz” uygulaması içindedir. İtalya’da Öcalan, “devletleşiyoruz” derken, TC’ye teslim olunca devletsizliği savunuyor. Federasyon, özerklik vb siyasi idari iktidarlaşmayı, hükümetleşmeyi vb istemiyor. Siyasi ve idari veya hükümet vb olmayan bir Kürt özgürlüğünü zaten devlet ben geliştireceğim diyor. Öcalan tezleri ile devletin politikası örtüşüyor. Tek bir fark var, oda Öcalan böyle bir siyasette kendisinin devrede olmasını istiyor. Bu da çok ciddi bir fark değildir. Bu konsepte KCK yöneticileri dışarıda bırakılıyor. 1999’da Öcalan, af olursa yöneticiler Türkiye’ye gelmez ve dışarıda kalır, kendisi içinde ev hapsi vb uygulamalar olabilir diyordu. Yani 99 ile uygulamaya konulan konsepte göre PKK yöneticileri zaten dışarıda tutuluyor. Bunun anlamı şudur: konsepti daha kolay uygulamak açısından tercih edilen bir durumdur. Öcalan, daha Rusya’dayken bizi harcamayı ve dışlamayı önüne koymuştu. İmralı süreci ile bunu açık bir politika haline getirdi. Bu günkü KCK yöneticileri Öcalan’a ne kadar bağlı olduklarını ilan ededursunlar, bana göre onlar çoktan gözden çıkarılmış ve büyük ihtimalle mevcut pozisyonları da kabul görmez, dışlanacak ve sürgün yaşamı dayatılacaktır. Öcalan, devlet içindeki son ayarlamalarla “dışında kaldığı” izlenimi içindedir. Savaşı durdurmak için ateşkes, yeni bir anayasanın hazırlanması, gerçekleri araştırma komisyonu kurulsun vaazlarında bulunuyor. Yeni anayasaya dokunmadığın ordu ve derin devlet karşıdır. AKP baştan beri yeni bir anayasa diyordu. O zaman ne diye savaşı yeniden başlattın, yeni bir anayasanın yapılması için savaş gerekiyor muydu? Niye savaşı başlattın diye adama sormazlar mı? Savaşta amacın neydi? Ismarlama bir savaş olduğunu belirtmiştim. AB’ye girmemek, ordunun ve derin devletin iktidarının sarsılması ve korunması, AKP’ye darbe yapılmasını kolaylaştırmak, ordunun yeniden devreye girmesi için istek temelinde genel kurmayın bilgisi dahilinde savaşı başlattı. Dikkat ederseniz konseptin yürütülmesi için Öcalan hep kendisini gündeme koyuyor. Ergenekon ve faili belli olan 20. 000 insan ve benzer devlet uygulamalarına karşı ciddi tepkiler gösterilmedi. Varsa yoksa Öcalan’ın özgürlüğü ve “çözüm İmralı’dadır” görüşlerinin benimsetilmesi konusunda eylemlilikler yapılıyor. Öcalan’ın özgürlüğünü isteyebilirler, ama bunu her şeyin başına koymak ve temel amaç haline getirmek bir saptırmadır ve TC devlet konseptinin uygulamasını kolaylaştırmaktır. Kürt siyaseti bana göre şimdi iradesiz ve bunalım yaşıyor. Tahrip olmuştur. Bazı keskin laflar siyaset yapmak anlamına gelmez. Yeni konsept ile Kürt mücadelesi siyasileşme imkanlarını önemli ölçüde yitirdi ve tecrit olmuştur. Öcalan devletin hizmetine girerek bu tecridi pekiştirdi. Kimse KCK ile masaya oturmaz. Öcalan ile de masaya oturmaz. Devlet isterse Öcalan’ı iki günde bitirebilir. Elinde gerekli ifadeler, video kasetleri ve içine girdiği, kendilerine söylediklerinin kayıtlı belgeleri var. Piyasaya sürseler bitirirler. Ama devlet ve ordu bu konuda anlaşmış ve kullanmayı tercih ediyorlar, hala ihtiyaçları var. Öcalan da sonuna kadar batmış ve bağlanmıştır. Çıkış yapma şansını kaybetmiştir. Bu yılki gelişmeler ve düşünülen veya basında tartışılanlar konusunda devlet kendi içinde anlaşırsa Öcalan yoluyla uygun kılıflarla KCK’ ye dayatırlar ve KCK uymak zorunda kalır. DTP’nin yapacağı bir şey yok. Kararsızlık yaşayacaklardır. Ayrışmalar yaşanabilir. Halk içinde de yeni ayrışmalar gündeme gelir. Zehrin üzerine sürülen şerbet politikası sürüyor. Sanırım bu yıl bunun ayrışmalarını ve netleşmelerini yaşayacağız. Yeni konsept Güneye çekilen güçleri Kürt federasyonuna karşı kullanmak istiyordu, bu tavır kabul görmedi. Gelinen nokta da artık buna fazla ihtiyaç kalmadığı görülüyor.

İMRALI KONSEPTİ NASIL ETKİSİZLEŞİR? BUNUN İÇİN SOMUT ÖNERİLERİNİZ VAR MI?
Dursun Ali: İmralı konsepti devlet Kürdü yaratma projesidir. Öcalan ve KCK devlete önemli fırsatlar sundu ve devlet şimdi önde görünüyor. Bu yıl yeni uygulamalar içine girecekleri çok açık görülüyor. Bu konsepti iyi anlatmak ve deşifre etmek gerekiyor. Bu yıl önemli ayrışmalar yaşanacağa benziyor. Yapılması gereken kimseyi dışlamadan yeni siyasi, birlik veya cephe türü siyasi ittifakların yaratılmasıdır. Herkese hitap eden bir siyasi oluşum ve duruş olmadıkça bu plana yeterli tavır alınamaz. Söylemek yazmak işin bir boyutudur. Bağımsız kişilikleri ve siyasi çevreleri kapsayan ve herkese açık olan bir yaklaşım ve uygulamaya ihtiyaç var. Bu konuda hala bir dağınıklık ve yaşanan vahameti doğru analiz etmeme var. Analizler olsa bile pratik adımlar oldukça zayıftır. Kaptan gemiyi devirdi ve terk etti. Aynı kaptanda ısrar edenler önümüzdeki süreçte çıplak gerçeklerle bir daha ve açık karşılaşırlar. Bunun yarattığı saflaşmalar ve alt üst oluşlar olur. İtiraf ve itirafçıları iyi tanıyoruz. Kendilerini bu konuma düşürenlerden devletin ve ordunun kontrolünde hiçbir çıkış gösteremezler. Ne istenirse yapacak duruma gelirler. Bitmiş kişilikler olur. Ölüden nasıl canlanması beklenmezse, itirafçıdan yeniden Kürt kimliği ve özgürlüğüne sahip çıkması beklenemez. Yıkılmış bir put ve mite inanmanın kimseye yararı olmayacağı daha yaşanarak görülecektir.

KAMUOYUNDA ÖCALAN İLE ERGENEKON ARASINDA ÖTEDEN BERİ BİR İLİŞKİ OLDUĞU SÖYLENİYOR NASIL DEĞERLENDİRİRSİNİZ?
Dursun Ali: Bence Öcalan ile Ergenekon arasında bir ilişki var ve bir bölümüyle kamuoyuna yansıdı. Öcalan, İmralı'ya konulunca o zamanın tuğgenerali yanılmıyorsam Hurşit Toron’du ve İmralı’ya Levent Ersöz bakıyordu. Öcalan avukat görüşme notlarında bir general ve albay benimle görüştü diyordu. Bir seferinde oraya bakan subayın kendisiyle konuştuğunu söylüyordu. Barış imajını bunlara dayanarak veriyordu. Öcalan'ın Suriye’de aynı binada kalmasından söz ettiği Atilla Uğur'dur. Daha Rusya’dayken bir albay ile yine görüşmüştü. Muhtemelen Atilla veya Levent olabilir. Bu üçü Öcalan’ın sözünü ettikleridir ve bunlar bu gün Ergenekon’da yargılanıyor. Savaşı başlatması ve tek başına AKP’nin hedef yapılmasının bununla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bu yılki görüşme notlarında Öcalan, Suriye’de aynı binada kalan Atilla Uğur ile görüşmemem bir hataydı, diyordu. Öcalan’ı tanırım, bilmediği bir ataşe veya subayın aynı binada kalmasını beğenmez ve hele orada bir dakika bile duramaz. Suriye istihbaratının bilgisi olduğunu sanıyorum. Görüşmedim dediğine göre görüşmüştür. Ders anlatımlarından bu konudan söz ediyordu. O zaman bir anlam veremiyordum. Bu konudaki belgeler AKP’nin elinde var. Öcalan ile ilgili devlet ve ordu konsepti olduğu için AKP buna uyuyor. Yoksa Öcalan hakkındaki belgeleri yayınlatabilirler. Devlet Öcalan’ın durumunun açığa çıkmasını istemiyor. Hükümet de buna uyuyor. Bana kalırsa hala Öcalan’a ihtiyaçları var ve istedikleri zaman ellerindeki belgeleri ve kayıtları kullanarak Öcalan’ı yerle bir ederler. Herkeste gerçeğini öğrenir. Kürtleri sindirmek ve hizaya getirmek, amaç ve düşünceden saptırmak için Öcalan daha kullanılabilecek durumdadır. Darbeyi, açığa çıkan Ergenekoncular ve açığa çıkmayan asıl orduya dayanan Ergenekoncular planlandı. Darbe günlüklerine bakın ve bu konudaki tarih ile Öcalan’ın savaşı başlatması tarihi çakışıyor. Türkiye ‘de darbe hazırlıkları yapıldığı sürede Öcalan’a savaşı başlat dediler. Üstelik biz bir sene savaşı kabul etmedik, başlatmadık. Öcalan ısrarla 2004’te savaşı başlattı ve bizler ayrıldık. Darbe hazırlıkları ve AKP’nin hizaya getirilmesi, olumlu gelişmelerin önünün alınması, demokratikleşmenin önünün alınması ve Güneye müdahale vb için darbeye ihtiyaçları vardı. 2003 ve 2004 yılına denk geliyor. Sabri Ok İmralı'ya götürülüyor ve aynı ekiple görüştürülüyor. Sabri çıktı askerliğini yaptı, sanırım şimdi sessizce Öcalan ve diğerleri arasındaki kontakları sağlıyor. Kendisiyle görüşenlerin gidip Sabri ile görüştüğünü Öcalan da söylüyor. Bu gitme değil, Sabri’nin İmralı’ya getirilmesidir. Basında MİT müsteşarı ve yardımcısının yine bazı albay ve generallerin Öcalan’la görüştüğü yer aldı. Konuşulan konular, yukarıda anlaşmanın maddeleri olarak söylediğimiz konuların bir benzeridir. Suriye’de istihbarat ordu ile çalışır. Türkiye’de de aynıdır. Suriye ilişkilerinin yerine TC konuldu. Yalnız Suriye kendisine karşı mücadele edilen bir devlet değildir. Burada ise teslim olma ve itirafçılık yapma temelinde bir ilişkidir. Hizmet etmek için PKK’nin içini iyice boşaltarak devlete yamamak istiyor. Ne yazık ki, bu kadarını bile TC kendisi açısından tatminkar görmüyor. Öcalan’dan alacaklarını fazlasıyla aldılar. Kendileri ise bildikleri gibi yürüttüler. Görülüyor ki, devlet ve ordu siyaset sahasında hizmetlerine karşılık olarak Öcalan’a yer verilmiyor. Ancak ciddi bir oluşum gündeme gelirse belki yer verirler. Kısaca Ergenekon’la ilişkileri kesindir ve bunu bilmeyen yoktur. Ergenekon deşifre edilirken uyarı aldı. Başka kesimler ve siviller üzeri ilişkiler vardır. İlter Türkmen derin devlettedir, o ve ona benzer kişilerle görüşmeyi salık vermesi boşuna değildir. İlter Türkmen’inde içinde olduğu derin devletin generalleri bu günlerde açıklama yaptı. Onlar da ünitelik korunarak kültürel adımların atılmasını ve yöneticileri dışında tutan eve dönüş yasası türü görüşlerinden yanadır. 1999 İmralı süreci ile başlayan konseptin ta kendisidir bu. Öcalan’da üniterliğe ve cumhuriyetin temel ilkelerine bağlı olduğunu ve kemalizmi AKP’den daha iyi savunuyor. Bence devlet büyük ihtimalle içinde anlaşır ve AKP eliyle bu konsepti devreye koyup meşruluk kazandırmaya çalışır. Bu güne kadar AKP’ye karşı olan ve salt AKP düşmanlığını körükleyen Öcalan da çark eder. Zaten bunun sinyallerini vermeye başladı ve ilk girişi cumhurbaşkanı Gül’ü övmekle başlattı. Darbeyi savuşturdukları ve AKP ile uzlaştıkları için büyük ihtimalle PKK’nin savaşına da ihtiyaçları kalmıyor. Güneye müdahaleyi ABD engellediği için, Güneydeki PKK güçlerini güneye karşı da kullanamazlar. Büyük ihtimalle ordu ve derin devlet Öcalan’dan savaşı durdurmasını ve sona erdirmesini isteyecek, KCK’ de bunu el mahkum kabul edecektir.

EN SON SİZE ÖZEL BİR SORU SORMAK İSTİYORUM. BUGÜNDEN DÜNE BAKTIĞINIZDA GEÇMİŞTE ‘’KEŞKE YAPMASAYDIM YA DA KEŞKE ŞÖYLE YAPSAYDIM ‘’ DEDİĞİNİZ ŞEYLER VARMI? VARSA NELERDİR? PKK’DEN NEDEN AYRILDINIZ?
Dursun Ali: Bir kez geldiğimiz noktada PKK’yi, İmralı öncesi ve sonrası biçimde ayrıma tabi tutmuyorum. Bu yapılabilir, ama sorunları izah etmede yetersiz kalır. İmralı sonrası süreç tamamen Kürtlerin aleyhine işledi. Öcalan’ın sorgu, mahkeme tavrını benimsemiyorum. Yapılan anlaşmada tek yanlı bir teslimiyet anlaşmasıdır. 1970’lerin zaman ve mekanı içinde PKK’nin yaptıkları var ve olumlu işlerde yapmıştır. 1990’lara gelindiğinde ise, özellikle 1993’ten sonra PKK’nin değişmesi, yeni bir yapılanma ve zihniyete gitmesi, müttefik, savaş ve barış yaklaşımlarını değiştirmesi, oluşan yeni dengeleri gözetmesi, demokratikleşmesi ve “önderlik sistemi” denilen liderlik kültü ve tanrı kral anlayışından, iç çatışma ve infazlardan vazgeçmesi gerekiyordu. Bugün değerlendirdiğimde 1999’a kadar olan PKK’nin mücadeleyi zafere götürmede yetersiz ve aşılmış görüyorum. Bu açıdan 1999 PKK’sini de kabul etmiyorum. Olumlulukları azalmış bir PKK idi. Bu gün eleştirdiğimiz birçok şey İmralı'dan öncede vardı. Demokrasi yoktu. Öcalan her şeyi belirliyordu. Kendisini Kürdistan ve mücadele yerine koymuştu, öncellik yine Öcalan’dı. O zamanki tüzük ve programı demokratik değildi. Ama buna bile uyulmuyordu. Azınlık çoğunluğa uyar ilkesi işlemiyordu, herkes Öcalan’a uyar ilkesi pratikte geçerliydi. İmralı PKK’si çok berbat ve teslim olmuş bir PKK’dir. Bunun savunulacak ve olumlu görülecek bir yanı yok. Eski PKK’den ileri değil, ondan daha geridir. Bu açıdan ne 1999 PKK’sini ne de İmralı PKK’sini benimsiyorum. 1999 PKK’si olumlu ve olumsuz yanlarıyla zamanını doldurmuş ve aşılması gerektiği olarak kabul ediyorum. İmralı PKK’si ise devlet kontrolüne ve ordu vesayetine girmiş bir PKK’dir. Eskiden eser kalmayacak duruma getirildi. Kültürel haklarla ve af ile düzene entegre edilmesi dışında ciddi bir hedefi kalmamıştır. Araçlar amaç yerine konulmuştur. Amacını yitirmiş bir PKK’dir. Bu açıdan keşke yapmasaydın değdim şeyler şüphesiz var. Bunları söylemenin niyet dışında fazla bir anlamı yok. Bazı şeyleri yaşamak istemezdim, bu gün bana çok zor geliyor. PKK’ de değişim yapılması için çalıştım, bu çabaların hepsi başarısız oldu. Öcalan eleştirilmeden PKK’ de değişim yapılmaz ve İmralı konseptine açıkça karşı çıkılmadan İradeli yeni bir oluşum ortaya çıkmaz. PKK’nin geldiği düzey, yaşadığı tıkanıklık, zihniyet ve her şeyin yerine Öcalan sisteminin konulması vb nedenlerden dolayı değişim olmayacağına inandım ve bundan dolayı ayrıldım. Değişmesi imkanları olsaydı devam ederdim. Bunların olmadığını gördüm ve yaşadım. Değişimin olmayacağı bir yerde kalmak artık cezaevinde yaşamak gibi geliyordu. Yaşamın anlamsızlaştığını gördüm ve ayrıldım. Liderlik kültü, PKK’nin İmralı’ya bağlanmasına karşıydım. Siyasi ve idari amacımız belirsizleşmişti, kendimi boşlukta görüyordum. Çıplaklaştırıldığımı sanıyordum. Federasyon yanlısıydım. İç infazlara ve idama karşıydım. Cinsel yasak ve tabuların kaldırılmasını istiyordum. PKK’nin zaman ve mekan olarak zamanını doldurduğunu, yeni bir demokratik program ve tüzük yapılması için çalıştım. Sınırlı sayıda değişiklik yapabilirdik, yapılanlar yetersizdi, ama bu kadarı İmralı’dan döndü ve değişime karşı olanlar bunu da arkasına alarak bizlere yönelmeye başladılar. Katılmanın gönüllülüğü kadar ayrılma hakkını savunuyorduk. Çizgi ve görüş suçunun kaldırılması yönünde çalıştım vb. PKK ve Öcalan ile siyasi çözümün olmayacağını görmüştüm. Tecrit olduğunu hissetmiştim. Hemen herkesin “terörist” dediği bir hareketle kimsenin masaya oturmayacağı çok açıktı. Son zamanlarda “namus belasına” diyerek tahammül ettim. Sanırım itiraf etmeseler de bugün destekleyen halkın çoğunluğunun tavrı “ namus belasına” dır. Sonuçlandırırken herkesi yeniden yeniden düşünmeye davet ediyorum.

October 04, 2009

Berktay, Marksizmin Günahları ve Tuhaf Ölümü

Halil Berktay, düzenli olarak ürünlerini sergilediği ufak köşesinde; Nabi Yağcı'nın 21 Eylül 2009'da Taraf gazetesinde sarfettiği "Irkçı milliyetçilik bu topluma Cumhuriyet sonrasında, Nazi-Mussolini ırkçılığından özenerek giydirildi." cümlesi ve bu cümledeki tezin düşünsel kökünde yatan 'saf ve temiz Anadolu insanı' soyutlaması ile bu türden özcü tahayyülerin sakatlığından dem vurmak istemiş. Berktay, Yağcı'ya yönelttiği eleştiri ile, her türden özcülüğün -hele ki bu, 'Anadolu insanı' türünden tuhaf ve tarihsellik/sınıfsallıktan uzak, Türkiye ile Kuzey Kürdistan toplumlarının iktisadi ve içtimai tarihinin ayrılan kollarını görmezden gelen ve halkçı bir diskurun sarmaladığı 'Anadolucu' milliyetçiliğe yol verme ihtimali taşıyan bir soyutlama ise-, tarihin yol gösterici ışığında aşılması hedefine mütevazı bir katkı sunmaya çalışmış. Tebrikler! Türkiye'deki komünist geleneğin örgütsel ve marksist kuramın bilimsel taşıyıcısı öznelerini, Berktay'ın geride bıraktığımız iki hafta süresince konuya dair kaleme aldığı yazıların 'doğrudan' ilgilendiren kısımları ise, yazarın öncelikle marksist tarih kuramının klasik metinlerinde yer bulan 'ilkel komünal toplum' vurgusunun teorik öncüllerine yönelik gerçekleştirdiği, buram buram cahil aceleciliği ve mesleki defekt kokan saptamalar ile marksizmin, bir düşünce sistemi olarak fikirler tarihi bağlamındaki konumu ve bizzat kendi 'tarihselliği' ve dolayısıyla 'sonluluğu'nun, Türkiye'deki marksist düşünsel damarı teşkil eden kişiler ve gruplar tarafından sorgulanmıyor olduğu yönündeki iddiasıdır. Bu iki mesele üzerine bir çift kelam etmek isterim.

"Yeri gelmişken belirtelim ki, Marx ve Engels’te de böyle bir damar var, “ilkel komünizm” kurgusunda somutlanan. Bir ayağı büyük tektanrıcı dinlerin yitik “yeryüzü cenneti” inancında; sonra Hobbes ve Locke gibi Yeniçağ [burjuva ?!?] düşünürlerinin “doğa düzeni” [state of nature] kuramında. Diğer ayağı ise, halkın/milletin iyiliği ve arılığı [purity] varsayımında. Ki bu, milliyetçilikle de paylaşılan bir fikir ortamını ifade ediyor.)" - H. Berktay, Anadolu Efsaneleri (1), 24. 09. 2009
Berktay'ın işaret ettiği damar, 19. yüzyıl Alman milliyetçiliğinden kökünü alan Volkçu yönelim. Anlaşıldığı üzere iddia o ki; en rafine formunu Engels'in 1884 tarihli "Der Ursprung der Familie, des Privateigentums und des Staats"ında bulan, ancak bunu önceleyen yaklaşık otuz beş yıllık dönemde gerek Marx gerekse Engels tarafından, ikilinin tarih kuramının bağlamı dahilinde dile getirilmiş olan 'ilkel komünizm'/'ilkel komünal toplum' evresinin tarihsel gerçekliğine yönelik iddiaların teorik öncülleri, 18. yüzyıl burjuva düşünürlerinden önde gelenlerinin 'insan durumu'nu kavrama faaliyetinde işlevselleştirdikleri 'özcü' bakış açısı ile 'sıradan' insanın 'doğal iyiliği'ne dair sahip olunan -aynı yüzyılda Alman romantik düşünüşünden kökünü alan milliyetçi varyantların sıklıkla vurguladığı inançta aranmalıdır. Bu çıkarım vasıtasıyla, marksist tarih kuramının, romantik Alman milliyetçiliği ile ortak bir düşünsel zemin paylaştığı iddia ediliyor. Bu iddiayı; Berktay'ın, geride kalan bir seneyi aşkın süre dahilinde, adı geçen gazetedeki yazılarının etrafında biçimlendiği temel fikirsel bulutun önemli bileşenlerinden biri olan ve yalnızca Türkiye solunun geçmişi ve bugünün (sıklıkla; Avcıoğlu çizgisindeki cuntacı halkçılık ve Perinçekçi TİİKP damarından güne ulaşan çizginin eleştirisi yardımıyla Türkiye'deki komünist geleneğin geçmişi ve gününe dair cehalet ve kin dolu genellemelere uzanan) alaşağı edilmesi faaliyetiyle kalmayıp, marksizmin tarihselliğini vurgulama bahanesiyle yüz elli yıllık devasa bir yazınsal ve eylemsel külliyatın, bu örnekte billurlaştığı gibi, komik denebilecek varsayım/çıkarımlarla kitleler nezdinde değersizleştirilmesi çabasının bir parçası olarak okumak mümkün. Aşağılamaya çalışmıyorum; Berktay, nihayetinde, niyetinden bağımsız olarak entelektüel bir çaba sarfediyor. Fakat dikkati çekmeyi bir borç addediyorum: Berktay, kısmen, düşünceler/fikirler tarihine -özel olarak da milliyetçiliğin iki yüz yıllık kısa tarihine özel ilgisinin getirdiği 'mesleki defekt'; kısmense -yazımın geneline sindirmeye çalıştığım fikrin uzağında, bir ara not olarak belirtmek isterim-, otuz yıllık bir başka kısa tarihe sahip olan demokrat döneklik akımının bayraktarlığını yapıyor olmasından kaynaklanan ideolojik yük ile, sorduğu sorunun cevaplarını tuhaf yerlerde arıyor.

Şayet bir hipotez olarak 'ilkel kömünizm'in teorik öncülleri aranacaksa, bunun yeri 18. yüzyıl burjuva özcülüğü yahut bununla ilişkili olarak köyün ve köy insanının yüceltimi yoluyla kendine 19 ve 20. yüzyılların ideo-politik arenasında yer açabilmeyi becermiş çeşitli milliyetçilik varyantlarının beslendiği Alman romantizmi değildir. Bakılması gereken yer, ikilinin yaşadığı yüzyılın ortasından itibaren kaleme alınan, ilerleyen yıllarda ayrı bir disiplin şeklinde örgütlenecek kültürel ve toplumsal antropoloji alanlarının temelini oluşturacak olan; ve Amerika, Afrika ve Pasifik yerlilerini konu eden etnografi çalışmaları ile elde edilen bulgulardır. Fikirler tarihine eğilen tarihçilerin neredeyse doğal eğilimi olarak nitelendirilebilecek 'kolaycılığın' -fikirleri, fikirlere serbest çağrışım yoluyla bağlamak kolay ve sakıncalıdır- aşılması amacıyla, bakılması gereken; yapı-özne ilişkisinin Marx ve Engels tarafından kavramsallaştırım biçimi ve bu türden bir kavramsallaştırmanın marksist tarih kuramını nasıl şekillendirdiğidir. En nihayetinde yapılması gereken, zor olandır; Berktay'ın ideolojik yükü nedeniyle yapmaktan imtina ettiğidir [Dipnot olarak kayda geçsin: Yüzyıl ortasıyla birlikte, etnografi alanındaki yeni bulgularla birlikte alevlenen bir dizi tartışmanın odağında olan ve Marx ile Engels’in düşüncesini etkileyen çalışmalardan bazılarını sıralamak gerekirse, bunlar; 1861 yılında Bachofen’in kaleme aldığı Analık Hukuku (Myth, Religion and Mother Right); 1865’te basılan, J. F. MacLennan’ın egzogami (dış evlilik) üzerine yoğunlaştığı ve Bachofen’e bir cevap niteliği taşıyan çalışmaları; İngiliz biyolog John Lubbock’un 1870’de yayımlanan ve grup halinde evliliğe dair arkeolojik kazılarda elde edilen bulguları sunduğu eseri The Origin of Civilisation and the Primitive Condition ve tüm bunların yanında, kuşkusuz, ikilinin kavrayışı üzerinde en önemli ve kalıcı etkiyi bırakacak olan Lewis Morgan’ın 1871 ve 1877 tarihli iki eseri: Systems of Consanguinity and Affinity ile Ancient Society -or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization’dır.].

Berktay tartışmasından bağımsız olarak 'ilkel komünizm'/'ilkel komünal toplum' hipotezine gelecek olursak: Sorunludur, aşılması gerekir; Berktay farkında mıdır bilmiyorum ama aşılması yolunda, bizzat marksist eğilimli antropologlar tarafından yaklaşık elli senedir büyük bir düşünsel çaba sarfedilmektedir. Marx ve Engels'in, Bloch tarafından 'antropolojinin retorik kullanımı' şeklinde tanımlanan çabaları nedeniyle giriştikleri, 19. yüzyıl burjuva toplumunun 'aynasal görüntüsü' olan tarihsel bir aşamanın varlığını kanıtlama girişimleri, marksizme ve marksist antropolojik yaklaşımlara ağır kuramsal sorunlar getirmiştir. Yıkılmasına çabaladıkları toplumsal formasyonun yüz seksen derece zıddında yer alan bir evrenin varlığını ispat yolunda harcadıkları emeğin onları ve gelecek kuşakları yüzyüze bırakacağı sorunun farkında olmadıklarını sanıyorum: Bu da, gens ve gentil ilişkilerin hüküm sürdüğü ilkel komünal evreden bir diğerine geçişi ve toplumsal dönüşümü açıklama yolunda, kendilerini her türlü marksist 'araç'tan yoksun bırakmış oldukları gerçeğidir -nihayetinde, sınıfın ve ideolojinin olmadığı bir aşamada toplumsal değişimin dinamosu ve katalizörleri neler olacaktır? Konunun bu uzantısına dair tartışma uzatılabilir; amacım bu olmadığı için burada kesiyor ve Berktay'ın yazılarından hareketle vardığım bir diğer noktaya eğilmek istiyorum.

"Ama Türkiye’de, tarihsel bir olgu olarak Marksizmin –isterseniz, kısaca tarihsel Marksizmin, diyelim- nesini tartışabildik ki sıra bunlara gelsin ? Eleştirel solculuğumuz ancak SSCB ve diğer sosyalist ülkelerin tarihselliğini idrak noktasına varabildi, “reel sosyalizm” ve benzeri ifadelerle. Bu bile bir kaçıştı aslında; Althusserci bir apolojiydi : teoriyi kurtarıp kabahati sırf klasikleri “yanlış okumuş” olan “Stalinist” (?) pratiğe yıkma çabasıydı. O yüzden de, asıl Marksizmin tarihselliğini –ve dolayısıyla sonluluğunu- masaya yatırma noktasına hiç varamadı." - H. Berktay, Anadolu Efsaneleri (1), 24. 09. 2009

"...bu arada, Marx ve Engels’in “ilkel komünizm” veya “ilkel komünal toplum” hipotezinin de benzer bir bozulmamış geçmiş, bir yeryüzü cenneti nostaljisini yansıttığına, daha doğrusu paylaştığına değinmekten alamamıştım kendimi. Buradan da serbest çağrışım yoluyla bir başka düşünceye : bir türlü Marksizmi ciddî surette tartışamamış ve tartışmıyor olmamıza sıçramıştım. Bence bu tartışma tarihsel olmak, Marksizme tarih içinde, olduğu gibi bakmak zorunda. Yani son tahlilde, bir düşünce tarihi matrisi içinde yapılmalı. Başka ideolojik akımlarla, örneğin milliyetçilikle çeşitli etkileşimlerini fark etmek, bana bu ihtiyacı hep yeniden ve şiddetle hatırlatıyor. O satırları bu hava içinde yazmış; Solun yarım yamalak özeleştirelliğinin sadece sosyalist devletlerin tarihselliğini kabullenmek, ama bizatihî Marksizmin tarihselliğini içine sindirememek noktasında tıkanıp kalmasına hayıflanmıştım."
- H. Berktay, Anadolu (4) Ara Nağme, Geçmişe Dair, 04. 10. 2009
Berktay'ın imgelemindeki siyaset aleminde marksistler şu türden bir aktiviteye girişiyor olsa gerek: Self-likidasyonla nihayete ereceğinden katılanların tek birinin dahi kuşkusu olmadığı bir 'günah çıkarma' forumu; 'neden'ini kimse bilmese de biliyorlar, "marksizmin devrinin geçmiş olduğunu". Sahi; toplumsal dönüşümün dinamiğini ve mekanizmasını anlama çabasına katkı sunan çeşitli önemli parametrelere -bir tür alet çantasına sahip sistematik bir hipotezler bütününü, düşünce ve bilimler tarihinin çöplüğüne fırlatılmasının gerekliliği hususunda herkesin ulaşabileceği bir konsesusun koşulları nelerdir? Esasen, tarihsel materyalist okumaların güne dair siyasi projeksiyonlarında öne sürdüğü iddia, temel itibarı ile basittir: İnsan ve onu çevreleyen dünya halen, sanayi devrimi ve takip eden yüzyılda girilen emperyalist paylaşım devrinin ürünü olan/bu kökten filizlenen toplumsal belirleyenlerin hüküm sürdüğü bir tarihsel süreci yaşıyor. Arzu edilen şayet bu temel savın iflasının kabulu ise, bu ancak şu karşı savın kabulu yoluyla olabilir: "İnsan ve onu çevreleyen dünya artık, sanayi devrimi ve takip eden yüzyılda girilen emperyalist paylaşım devrinin ürünü olan/bu kökten filizlenen toplumsal belirleyenlerin hüküm sürdüğü bir tarihsel süreci yaşamıyor. Yeni bir lejant, yeni bir değişkenler dizisi, yeni parametreler ve dengeler var, günü belirleyen."

Berktay'ın düşlediklerinin gerçekleşmemesi için herhangi bir neden görmüyorum. Eleştiri, güncel gözlem, verilerin tahlili; bütün bunlar uygun siyasi koşullarla birleştiğinde komünistler, savlarından vazgeçecek ve elbet komünist olmayı bırakacaklardır -en kaba haliyle böyle tarif edebildim hayal edilen 'durum'u. Burada can sıkıcı olan, tarihi bahsi geçen çerçeveden izleyen; tarihselcilikle böylesine yoğun biçimde donanmış öznelerin, kendi alet çantalarının tarihsel niteliğinin farkında olmayan bir cühela sürüsü olarak tahayyül etmek ve aynı çantanın, günü bilişsel olarak kavrayabilmede işlevselliğini koruyup korumadığının, bu özneler tarafından asla sorgulanmadığını iddia etmektir. Berktaygillerin tavrını, sahiden de, 'yaratılışçı' cenahın tuhaf salvolarına, ucube bir 'bilimcilik'le cevap vermeye yeltenen evrimcilerin can sıkıcı 'bilmişlik'lerinden ayıran pek bir şey yok.


[~Bir dipnot olarak belirtmekte fayda görüyorum: Nasıl ki Berktay'ın son yazıları üzerine gerçekleştirdiğim bu düşünce faaliyetinin aynı zamanda siyasi bir niteliği varsa; ve nasıl ki 'niyet okuması'ndan bağımsız herhangi bir siyasi eylem düşünemiyorsam -stratejik kurgulamalardan arındırılmış böylesi bir siyaset tarzının; elimizde kurama yahut pratiğe dair, bunları anlamlandırma görevimizde bize yardımcı olacak herhangi bir alet çantası olmadan dipsiz bir kuyuya atlama anlamına geleceğini, basit akıl yürütme ve deneyimlerin birleşimi yoluyla görebiliyorsam, Berktay'ın yazılarını takip ederken, bunları kaçınılmaz olarak 'niyet' süzgecinden geçiriyor ve bunda bir sorun görmüyorum. Berktay ve Berktay'ın siyasi pozisyonuna yakın cenahlardan entelektüellerin türlü fikirlerinin içeriğini, yine içeriğe referansla ele almaya özen gösterirken; bu şahısların taşımakta oldukları ideolojik yükün biçimlendirici etkisini görmezden gelmemeye gayret ediyorum. İçeriğin eleştirisi ve içeriğe sinmesi kaçınılmaz olan siyasi projeksiyonların sergilenmesi görevini birbirlerinden koparılamaz görüyorum -varsın, tartışmanın entelektüel düzeyinin düşmesinden şikayet edilsin. Komünistlerin fikirlerinin bu cenahlar tarafından ele alınış tarzına bulaşmış aşağılık alaycılık göz önünde bulundurulduğu takdirde, bu cenahın, siyasi erkin dönemsel ihtiyaçları nedeniyle değere binmiş fikirlerinin kapladığı muazzam hacime kıyasla, 'dönek' yahut 'liboş' türünden etiketlerin kullanılmasının en ufak sakıncası yoktur ("İşkence şerefsizlik" midir? Ne tuhaf bir slogan. Yahut bizleri doğrayanlarla insani bir diyalog mu kurmamız bekleniyor? Silahların siyasetine veda mı edeceğiz, siyasetin böylesi 'insani' olmadığı için?).]

June 30, 2009

Aydınlanmacı Olmayan Bir Sol Tahayyül Üzerine -revize

Teori ve Politika'nın kırk dokuzuncu sayısında yayımlanmış haliyle; daha önce bu blogda kaba halini paylaştığım ufak yazı:

--
Teori ve Politika dizisi, kendini Türkiye devrimci hareketini aynı anda hem yanına hem de karşısına alma biçiminde somutlaşan konumlandırışı, akademizme dalmaktan imtina eden Marksist ve mütevazı kimliğini korumakta ısrarlı üslubu ile direngenliği şeklinde özetlenebilecek sebeplerle bir kaç yıldır takibe aldığım yayınlar arasında. Takip ediyor olmamın bir diğer önemli nedeni ise, sahip oldukları ve görece ‘soluma’ denk düşen konumlarının üzerimde daimi suretle bir ‘pozitif tedirginlik’ yaratmasıdır. Savunduğum siyaset ve devrim perspektifinin geçerliliğini devamlı olarak sorgulamaya ve yeniden şekillendirmeye iten bu türden bir sol düşünsel zemin arayışı, kendi ‘sol’umu bulmam ve Marksizm’i yeniden ve yeniden yorumlamam konularında beni tetikte tutmaktadır. Dizinin; Hayata Dönüş Operasyonu’ndan günümüze uzanan, Türkiye topraklarındaki devrimci hareketin sönümlenmesi ihtimalini ortaya koyması bakımından Melik Kara tarafından ‘Post-Devrimcilik Dönemi’ olarak adlandırdığı evre ve bu yeni ve özgün olduğu iddia edilen evreden çıkış yollarının tartışıldığı 2007 Yazı’ndan 2008 sonuna uzanan ayağının esas halkasını teşkil eden tartışmanın üzerimde az önce bahsettiğim türde etkileri ve zihnimde canlandırdığı sorular oldu. Her yönden hayırlı nitelikte olan bu kişisel reaksiyonun ilk olumlu kısmı, Teori ve Politika dizisinin genelinde çeşitli nüvelerini farkedebilmiş olmama rağmen son sayılarına değin böylesi ‘tok’ ve net bir biçimde formüle edilmemiş olan, dizinin Marksizm’in ‘ontolojik bütünlüğü’nü meydana getiren ‘teori-politika-pratik’ üçlüsü hususunda savunduğu ve Türkiye devrimci hareketinin dünü-bugünü-ve-geleceğinin tasvir-tahlil-ve-tahayyülüne yönelik dolaysız implikasyonları olacak tutumun çarpıcı kimyasını keşfetmem oldu. Bu kimyanın bileşenlerinin net ve öz şekilde ortaya konması, aynı ontolojik bütünlüğe dair sahip olduğum ve Kara tarafından ‘işçici-sosyalizmci’/Aydınlanmacı olarak nitelendirilebilecek kişisel konumlanışımı sarsmasa dahi, beni, bu konumlanışı bir kez daha sorgulamaya ve bu pozisyonun teorik ve pratik geçerliliğini bir kez daha aramaya ittiğini söyleyebilirim. Zihnimde canlanan düşünce ve soruları ise, konumuzun Aydınlanma düşüncesi ekseninde biçimlenen içeriğini anlaşılır kılmaya çalışacağım bir bölüm ile beraber kabaca özetlemeye çalışacağım:


Aydınlanma ve Reddi: İki Yol


Maddi üretim süreçleri, üzerinde ilerlediği insan uygarlığının devamlı yayılış çizgisinin son birkaç yüz yıllık yakın geçmişi dahilinde ani bir niceliksel sıçramaya yol verecek biçimde ‘üstel’ (katlanarak çoğalan) bir hızla gelişerek ilerledi. Maddi üretimin çekirdeğindeki sömürü dinamiği, maddi bolluk ve yoksunluğun üretilmesinin yüksek ivmeli niteliğiyle beraber kabuk değiştirdi; sömürünün bu yeni formu, aynı yüksek ivmenin yardımıyla dünya-tarihsel bir gerçeklik haline geldi; kapitalizm-öncesi toplumsal formasyonların, maddi (meta ve sermaye) ve ideolojik (bilim, politik felsefe) olanın yerelin çok ötesine uzanabilmesini sağlayacak türden dönüşümü sağlandı. 18. yüzyıl menşeili Aydınlanma düşüncesi, bu dönüşüm sürecinin göbeğinde kapladığı ideolojik hacimle; maddi ve ideolojik zulmün bu yeni biçiminin meşruiyetini sağlamakla beraber, tarih boyunca bolluk ve yoksunluğun üretiminin merkezinde bulunmuş olan farklı sömürü dinamiklerinin tamamına yöneltilmiş olduğu gibi bu dinamiğin kapitalist formuna da yöneltilecek olan radikal toplumsal eleştirilerin, bilimselliğin bütünlüğü içinde kavranılabilmesinin olanağını sundu. Aynı paradigmanın insan aklına biçtiği değer, tarihin hiç bir döneminde tecrübe edilmemiş boyutlarda insan cefası yaratmak ve bu cefayı ‘objektif akıl’ türünden bir garabetin parlattığı düşünsel zeminde meşrulaştırmakla beraber; ezilenlerin, ezenlerin başlarındaki hareyi yere çalmasının imkanını teşkil edecek bir başka zemini inşa etti.

Aydınlanma evreninin -hırçın ve asi de olsa en nihayetinde ‘çocuğu’ olan Marksizm’in, dünyanın pek çok coğrafyasında dünyayı klasik Marksizm’in felsefi-politik yönelimleriyle şekillenmiş bir gözle gören ve yolunu Marksist nitelikte olduğu iddiasındaki bir rotayla tayin eden yüzlerce siyasal hareketin üzerine yükseldiği düşünsel zemini oluşturan Aydınlanma düşüncesinden -Teori ve Politika dizisinin güncel politik gelişmeler karşısında elzem gördüğü- kopuşunun ise, benim görebildiğim kadarıyla, biri hal-i hazırda dizinin son bölümleri tarafından anahatları çizilmiş olan iki istikamete işaret ettiğini düşünüyorum.

Bunlardan ilki; Teori ve Politika’nın, Marksist siyaset ve devrim kuramının işçi sınıfına sunduğu ‘ontolojik ayrıcalığın’, bu ayrıcalığın ‘Marksizmin tarihsel doğuş koşulları’nın belirleyiciliğine atfedilerek geçersiz kılınması ile özellikle Türkiye örneği üzerinden tartışacak olursak Türkiye burjuvazisinin sınıfsal egemenliği üzerinde yükselmekle birlikte bu egemenliği pekiştiren tüm üstyapı kurumlarıyla beraber ‘laik burjuva cumhuriyet’in kendisinin tarihsel anlamda ilerici pozisyonunu reddi üzerinden kurguladığı teorik pozisyondur. Türkiye topraklarında TKİP örneğinde billurlaştığını söyleyebileceğim ‘işçici’ kavrayış ile en tutarlı biçimde TKP’nin temsil ettiği konusunda şüphe duymamıza gerek olmayan ‘korumacı-aşmacı’ yaklaşımın aşılması, Teori ve Politika’nın kökünü sağlam bir bütünlüğe sahip olduğu reddedilemeyecek bir teorik pozisyondan alan güncel açılım çabasına göre, kendini Türkiye’nin özgün toplumsal formasyonu bağlamında Kemalizm tarafından temsil edildiği ve bahsi geçen örgütlerle sınırlı kalmayacak bir şekilde Türkiye devrimci hareketinin neredeyse bütününe bu dolayım vasıtasıyla sirayet ettiği savlanan Aydınlanma düşüncesinin bütüncül reddi yoluyla sağlanacaktır. Bu red, az önce belirttiğim ‘işçi sınıfının ontolojik ayrıcalığının geçersiz kılınması’na ve ‘burjuva üstyapı kurumlarının göreli manada ileri konumunun reddi’ne ek olarak Aydınlanmacı hümanizm ve akılcılığın Marksist hareketlere bulaştırdığı iddia edilen ‘ilkeli siyaset fetişi’ ve ‘yığınların sosyalist bilince erişmesi yoluyla devrime ilerlenmesi fikri’nin reddini de içerecektir. Türkiye’de, kılavuz olarak Marksizm’i bellemiş devrimci bir hareketin Kürdistan yurtsever hareketi ve Kara tarafından nitelendiği üzere ‘dünyasal İslamcı hareketin devrimci dinamikleri’ne eklemlenerek bunlarla beraber bu dinamiklere tutunmuş yığınları dönüştürmesi ve başat bir siyasi güç olarak iktidara ve sosyalist kurtuluşa uzanması, ancak işçi sınıfı devrimciliği ve ‘korumacı-aşmacı devrimcilik’ gibi Marksizm’in kurucu koşullarının tarafından belirlendiği iddia edilen arkaik ve hareketlere eklemlendiği sürece skolastik bir nitelik taşımaya başlayan devrim perspektifi ile Aydınlanmacı ülkülerin biçimlendirdiği güncel siyasi konumlanış tarzlarından arınarak gerçekleşebilecektir.

Aydınlanma düşüncesinin ve değerlerinin bütüncül reddinin işaret ettiği ikinci istikamet ise, kendini yalnızca rasyonalitenin, ‘şeylerin tarihsel niteliğinin’ ve her türlü toplumsal olay örgüsünün bileşenleri arasında köklerinin maddi bir temelde aranması gereken bir nedensellik ilişkisi olduğu ön kabulunun reddi üzerinden tanımlamakla kalmayıp, iç-disiplin ve örgütlülük esası ekseninde hareket eden siyasal hareketlerin her çeşidini redde kadar varan; insanların insan yapıtı nesnelerle ilişkiye geçerek yarattığı tarihsel devinimin, dünyevi bir irade tarafından gerçekleşmesine yol açılabilecek niteliksel kopuşlarla ‘ileri’ye ve ‘daha iyi’ye doğru hareketine devam edebileceği düşüncesini terk etmiş bulunan ruh hali evreni ve buna eşlik eden (bunu yaratan değil) akademik-siyasi-felsefi konformizmdir. Bu türden bir konformizm biçiminde tezahür eden kıta Avrupası ve Anglo-Sakson toplumsal bilimler akademesi menşeili bu ideolojik yapılanış ana hatlarıyla kaba bir şekilde ifade edilecek olursa; toplumsal yapıların ezeli ve ebedi niteliğine, 20. yüzyıl kapitalizminin kontrol ve denetleme hususundaki ‘ihtisaslaşması’na (bu noktada Althusser ve Frankfurt Okulu’nu hatırlayalım), kapitalizmin esneklik ve kendini dönüştürme potansiyelinin ulaştığı güce yapılan yoğun vurgu gibi bir belirleyici eksen üzerine yükselmekte. Böylesi bir ‘metafizik sosyoloji’nin yönelimleri doğrultusunda ‘tasvir’ etmeye eğileceği alanlar muazzam bir çeşitlilik sunsa da (kültürel çalışmalar alanının eğildiği uçsuz bucaksız ‘çöl’e bakmak yeterlidir), seferber ettiği melezleştirilmiş kavramsal çerçevenin dünyayı açıklama hususunda yaratttığı kafa karışıklığı ve içinde debelendiği akademik-entelektüel skolastisizmin, kitlelere ‘dünyanın bilincine vararak dünyayı değiştirme’ yolunda sunduğu potansiyelin güdüklüğü ortadadır. “İlerleme safsatadan ibarettir; yanılan yalnızca burjuva ideologları değil sosyalist vaizler de aynı dertten muzdariptir!"

Bu noktada, reddin işaret ettiği iki yol arasında bulunan önemli farkları işaret etmek; Teori ve Politika’nın programatik öncüllerini sunmaya hazırlandığı bütünsel Marksizm yorumunun kısa bir çözümlemesini yapmak ve bunlardan hareketle Türkiye devrimci hareketinin ileriye yönelik olası siyasal konumlanışlarını tahayyül etmeye çalışmak elzem görünüyor.


Aydınlanma’nın Reddinin Felsefi-Siyasal Boyutları


Aydınlanmacılığın ve bunun ürünü olan ilerleme vurgusunun reddi ekseninde biçimlenen iki istikametin sunduğu siyasal açılım olanakları arasındaki farkın açık olduğunu düşünüyorum. İstikametlerden ikincisi herhangi bir toplumsal altüst oluş kapısını vaad ve vaaz etmezken, Teori ve Politika’nın işaret ettiği ilk yönelimin Marksizm’in devrimci kimliğine yaptığı vurgu açık biçimde ortadadır. Aynı şekilde Teori ve Politika’ tarafından çerçevesi çizilen ‘ezilenlerin Marksizmi’ yorumunun, ezilen yığınların toplumsal gerçekliği dönüştürme potansiyeline yüklediği anlam ve nitelikle, gerek teorik soyutlama düzeyinde, gerekse güncel politik hareketlere eğilim açısında değerlendirildiğinde toplumsal yapıların niteliksel olarak şu ve ya bu biçimde değişimine açık kapı bırakmayan ikinci yönelimden büyük farklılıklar gösterdiği bellidir.

Söylenmesi gerekir ki; tıpkı Kara’nın ifade ettiği gibi, ‘hiçbir devrimin muzaffer yürüyüşünü garanti edecek önsel teorik-politik pozisyonlara sahip olması mümkün değil’se de, dünya işçi sınıfı ve pek çok ara tabakanın sosyalist hareketlerin 19 ve 20. yüzyıllara yayılan prestijli hegemonyasından uzaklaşarak dinsel fanatizm ve şoven milliyetçiliğe engellenemez izlenimi veren kayışı karşısında klasik Marksist felsefe-tarih-devrim teorisinin üzerine yükseldiği ‘Aufhebung’ prensibinden vazgeçerek, bunun yerine ‘ezilenlerin anti-hümanizminin getireceği total yıkım’ türünden, tıpkı bahsi geçen post-modernist eğilim şeklinde tezahür eden çaresizliğin bir başka görünümü olan bir taktik (“taktik, geçmişine ve geleceğine, ve dolayısıyla gününe hakim bir öznenin yalın işlemi değil, dünyanın bir ontolojik zeminde ‘yeniden kurulduğu’ momenttir”) geçirmek ciddi bir meseledir. Bir tanesi toplumların geleceğeni, olsa olsa ‘daha fazla demokratik açılım’ için amansız ve toplumsal formasyon nezdinde niteliksel bir değişime tekabül etmeyecek bir ‘sürekli savaş’a zincirleyen; bir diğeri ise ‘burjuva uygarlığın nimetleri’ olarak adlandırılması olası tüm kurum ve ülküleri elinin tersiyle iten; iki farklı noktadan gelerek iki farklı istikameti gösteren bu iki türden Aydınlanmacılığın reddi perpsektifinin buluştukları payda ‘içererek aşma’ prensibinin yokluğudur. Bir tanesinde, bu Aufheben eyleminin yokluğu, ‘nihai kurtuluş’ ereğinin imkansızlığı fikri ve burjuva toplumundaki adaletin namevcudiyeti halinin siyasi eylem kanalıyla tatmin edilerek mevcudiyete erdilebilir bir toplumsal gerçeklik olabileceği ihtimalinin reddinden kaynaklanırken; Teori ve Politika dizisinin son sayısında net biçimde ortaya konmuş vaziyetteki Aydınlanma-karşıtlığında göze çarpan Aufhebung yokluğu, işçi sınıfının bahsi geçen kaymasının yarattığı muazzam çaresizlik halinden kökünü almaktadır.

Buraya kadar pek bir sorun olduğunu düşünmüyorum; zira çaresizlik, üzerindeki tüm normatif göndermelerden bağımsız olarak söyleyecek olursak, Türkiye devrimci hareketinin içinde bulunduğu durumu aktarabilecek doğru kelimedir ve Marksist siyaset felsefesinin bileşenleri, verili ve ideal modellerin ötesindeki elemanlar ile bütünleşerek zenginleştirilmeye muhtaçtır. Bu anlamda, Türkiye’de yeşerecek ve kılavuzunu Marksizm olarak belirlemiş bir siyasal hareketin Kürdistan yurtsever hareketi ve siyasal İslam’ın değişik kollarıyla ortaklık yapmasının ötesinde, Anadolu ve Ortadoğu halklarının kolektif siyasal direniş belleğiyle bütünleşerek yol katetmesi ihtimalini olumlu karşılanabilir buluyorum. Bunun da ötesinde, bu hareketin göreli bir kitleselliğe erişim yolunda bahsi geçen canlı muhalefet dinamikleriyle etkileşime girmesinin elzem olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak belirtilmesi gerekir ki; Türkiye devrimci hareketinin hatrı sayılır büyüklükte bir kesimi tarafından ‘küçük burjuva radikalizmi’ olarak adlandırılarak cüretkarca küçümsenen Devrimci Sol ve Parti-Cephe geleneğinin, 1985 sonrası dönemde yığınları mobilize edebilme konusunda ‘işçici/sosyalizmci’ pek çok çevreden kat be kat daha etkili olabildiği gerçeği yadsınamaz konumdadır. Bu noktada, işçi sınıfı devrimciliğinin şaşmaz yolunda ilerlediğini iddia etmesine rağmen on yıllardır bir arpa boyundan öteye yol katedememiş örgütlerin, yüzünü “faşizmin ve gericiliğin ellerine terk edilmiş” yığınlara dönmesinin gerekliliği, kendini yakıcı bir biçimde hissettirmektedir. Fakat inanıyorum ki bahsi geçen bütünsel red ‘taktiği’, tüm olası güncel siyasal yansımalarının ötesinde, görünenden daha derinde bir anlama işaret etmektedir..

Emek sömürüsünün en rafine biçimde kurumsallaştırılmasının düşünsel öncüllerini hazırlayan; bununla beraber emeğin ve insan kurtuluşunun yolunu, tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar berrak çizgilerle resmeden Aydınlanma geleneğinin savunusu/reddi meselesi güncel bir siyasi tercih olmanın ötesinde; ‘bilgi’nin ne olduğu ve onun ulaşılabilirliği hususu etrafında biçimlenen tartışmanın kökten ve derin biçimde yarıcı kimliğinin devrimci mücadelenin sınıfsal yönelimini; kimler tarafından, kimler için ve ne uğruna yönlendirileceğini belirleme konusunda sahip olduğu belirleyici niteliği göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir ki, bundan çok daha fazlasıdır: Aydınlanma’dan kopuş, yalnızca işçi sınıfının anatomisiyle beraber dönüşüm geçirdiği varsayılan sömürü dinamiklerine eklemlenen üstyapı kurumlarının güncel tahlili yoluyla “Marksizmi tarihsel doğuş koşullarından aşırarak edinmek ve yeniden üretmek”ten ötesidir. Bu kopuş, “dünyanın bir ontolojik zeminde ‘yeniden kurulduğu’ moment olan” taktiğin, devrimci öznenin gelecek perspektifini de içerecek biçimde dönüşmesidir; politik yansımaları, güncel ve geleceğin siyasi evrenini kökü bir yeniden-biçimlenmeye tabi tutacak niteliktedir. Bunun ötesinde, öznenin “hakikat” konusunda kendisini konumlandıracağı epistemolojik pozisyonun yeniden inşasıdır; bu nedenle ‘ilerleme’nin, son yüz yıllarda oturduğu rotasının köklü değişimidir.

Bu reddin bugüne ve geleceğe dair siyasal alandaki tezahürlerine dönecek ve meselemizi biraz daha somutlaştıracak olursak, sorulması gereken temel nitelikte bir kaç soru olduğunu düşünüyorum. Örneğin; devrimci bir örgütün, burjuva ideolojinin yansımalarından biri olan ‘insan hakları’ çerçevesinde çizilen temel ilkeler doğrultusunda savaşmasının mümkün olmadığı açık olmasına açıksa da, burjuvaziden devralınarak ‘tamamına erdirelecek’ tüm ‘ilerleme’ perspektiflerinin reddedildiği bir gelecekte insan yaşamının sorgusuz ve sualsiz sona erdirilemeyeceğine dair sahip olduğumuz inancımız da Aydınlanma ideallerinin diğerleriyle birlikte çöpe fırlatılmış mı olacak? Kuşkusuz, örgütlü savaşımızda liberal demokrat ilkeleri pusula edinmiyoruz; peki ya ezilenlerin iktidarının gerçekleştiği geleceğin toplumu, ‘demokrasi’ perspektifini bütünüyle yitirmiş bir siyasi topluluk durumuna mı gelecektir? ‘Doğaüstü olduğu varsayılan bir varlığa taptığını söyleyenlerin aramızda işi yok’ diyecek değiliz; fakat ezilenlerin iktidarının, göksel dogmaların yarattığı karanlığın kökünü kazımak için herhangi bir faaliyet yürütmesinin yersiz olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bildiğimiz ve kullanageldiğimiz anlamıyla, ‘gerçekliğin, içiçe geçmiş tarihsel ve güncel kaynaklarından beslenen yanlış ve özneye yabancılaşmış bilinci’ olan ideolojinin maddi köklerini yok etmek gibi bir hedefimiz olmayacak mı? Yargılı infaz, ‘kendini-yönetme’, teknolojinin planlı ve ‘insani’ kullanımı yoluyla ‘ilerleme’ ve gerçekleğin sınıflı toplumların prizmasından geçerek uğradığı kırılmanın koşullarını bertaraf etme: Aydınlanmanın büyüme bozukluğu gösteren bu gariban çocukları, üretici güçlerin verili dünya-tarihsel gelişmişliği göz önünde bulundurulduğunda, hala insanlığın ufkunu teşkil etmektedir. Aydınlanma düşüncesinin bütünsel reddi konusunda ise, Garbis Altınoğlu’nun dizinin son ayağında hatırlattığı Kızıl Khmer örneği çarpıcıdır.


Sonuç Niyetine

Önümüze yerleştirdiğimiz somut iktidar perspektifinin işaret ettiği yolda, isyan etme ve şiddet uygulamanın kaçınılmazlığının bilincinde ancak bu vesaitin ikisini de amaçsallaştırmadan, yersiz bir biçimde yüceltmeden kaçınarak ve her iki vasıtanın Türkiye’nin dönüşerek sahip olması muhtemel devrimci durumu, devrime yönelmiş bir yola yerleştirme hususunda sahip olabileceği önemi abartmadan ilerlenmediği takdirde varma ihtimalimiz olan noktanın bilinci ve Melik Kara’nın iki ihtimalli biçimde formüle ettiği denklemi; ister proleter sınıfa mensup, ister küçük burjuva kökenli olsun, tüm sosyalistlerin kendisine sorması gerektiğine inandığım şu son sorunun doğumuna yol açıyor: Hümanizmin çoklukla bir yalandan öteye gitmediği kokuşmuş ve barbar burjuva toplumunun zehirli havasını solumaya devam mı; yok eğer ‘buna bir son vermeli’ ise, alternatifimiz, bu miadı dolmuş düzeni yıkan sosyalist anti-hümanizmin ayakları ve Aydınlanma ülkülerinin yıkıntıları üzerinde yükselecek bir dünya düzeni mi?

Bu soruyu cevaplama ve Aydınlanma’nın reddi konusunda aktarılmaya çalışılan düşünceleri analiz etme aşamasında, şu durumda kaybedecek ne kadar şeyiniz olduğunun belirleyici nitelikte olduğunu söylememe gerek dahi olmadığını sanıyorum. Zira teorinin kıstırıldığı fildişi kuleden seslenenler dahi çoklukla itiraf edemeseler de hissederler ve bilirler ki; teori ile politikanın gerilimli ilişkisinin siyaset evrenindeki izdüşümü hususunda son kertede belirleyici ve tarihi devindirici unsur, Aydınlanmacılığın savunusu ve reddinin felsefi boyutlarını sorgulama lüksüne sahip ufak bir çekirdeğin hamleleri değil, ezilenlerin -ne türden bir siyasal içeriğe sahip olduğundan bağımsız, efendilerine vurdukları şamarlardır.

June 29, 2009

İran'daki Siyasal Durum Üzerine -TKİP ve TUDEH'ten Açıklamalar

Türkiye Komünist İşçi Partisi'nin gayrıresmi yayın organı, haftalık Kızıl Bayrak gazetesinin son sayısından aktarıyorum:

İran'da siyasal yaşamın temel bir olgusu olarak uzun yıllardır var olan "reformcu-muhafazakar" gerilimi, en sonunda devlet başkanlığı seçimleri üzerinden bir siyasal çatışma boyutuna ulaştı. Bu aşamada siyasal sahnede çatışma halinde bulunan rakip odaklar vardı. Bu güçler, mevcut düzen içerisindeki konumlarını güçlendirmek ve birbirlerine üstünlük kurmak üzere zaman zaman sertleşen, zaman zaman da tansiyonu düşen bir mücadele yürütüyorlardı. Bu güçlerden "muhafazakar" olarak kodlananları, rejimin geleneksel kurumlarını ellerinde bulundurdukları ölçüde mevcut olanı savunma konumunda bulunuyorlardı. İslamcı rejimin kendini korumak üzere oluşturduğu mekanizmalara ve silahlı güçlere yaslanıyorlardı. "Reformcular" olarak adlandırılan diğerleri ise, kurulu rejimi öz itibariyle savunmak konusunda "muhafazakarlar" ile aynı çizgide bulunmakla birlikte, rejimi emperyalist dünyayla bütünleştirmek üzere aşırı yönlerini törpülemeyi hedefleyen bir siyasal çizgiyi benimsiyorlardı. Bu çerçevede yürüyen siyasal mücadele, geçtiğimiz günlerde yapılan devlet başkanlığı seçimleriyle birlikte bir hesaplaşmaya dönüştü ve "refomcular"ın "renli devrimler"den esinlenerek olsa gerek seçimlere hile karıştırıldığı iddiasıyla halkı sokağa çağırmasıyla birlikte, giderek bi halk ayaklanması boyutlarına ulaşan olayların fitilini ateşledi.

Bu aşamadan sonra sahneye emekçi halk çıktı. Başlangıça gençliğin ve kentli orta sınıflardan kitlelerin alana çıktığı görüldü. Bu sırada "reformcular" kitle gösterilerine hakim görünmekteydiler; inisiyatifi ellerinde tutuyor ve "muhafazakarlar"ı kitle gösterilerinin gücüyle seçimleri yenilemeye zorluyorlardı. Fakat kısa bir süre sonra sahneye çıkan güçlerin sınıfsal bileşimi değişmeye başladı. Emekçilerin alt tabakalarıyla birlikte işçi sınıfı belirgin biçimde gösterilerde yer almaya başladı. Böylelikle gösterilerin rengi de değişmeye başladı. Rejimin temellerini oluşturan devlet kurumlarını hedef alan militan kitle gösterileri dalga dalga yayıldı. Eylemler mitinglerden sokak çatışmalarına ve oradan da grevlere doğru bir gelişme gösterdi.

Sahnenin işçi sınıfı ve emekçilerin tarafından bu biçimde doldurulması karşısında "reformcular" da giderek inisiyatiflerini kaybettiler. Zira, onların kurulu rejimin aşırılıklarını törpülemekten ibaret olan siyasal hedeflerine kitlelerin kontollü tepkisini kullanarak varmak biçimindeki siyasal eylem kurguları, gelişmekte olan işçi sınıfı ve emekçi halk hareketi tarafından kısa bir zamanda aşıldı. İslamcı rejimin on yıllardır baskı altında tuttuğu işçi ve emekçiler, egemenlerin iç çatışmasının açtığı yoldan alanlara bir kez çıktıktan sonra, yılların bastırılmış öfkesini dışa vurdular ve siyasal sahnenin merkezine doğru ilerlemeye başladılar. Bu noktadan sonra da "reformcular"ın durduramadığı ve kurulu düzeni korumak için hareketin önüne geçmek zorunda kaldıkları bir aşamaya varılmış oldu. Bu aşamada siyasal tartışma ve ilginin konusu artık, "reformcu-muhafazakar" çatışması ve bu çatışmanın unsurları değil, işçi sınıfı ve emekçi halkın kontrol edilemeyen öfkesi oldu. Öyle ki, sınıf mücadelesi-halk isyanları-devrim gibi kavramların yeminli düşmanı olan burjuva yorumcular bile İran'daki gelişmeleri değerlendirirken bu kavramlara başvurmak zorunda kalıyorlar.

Burjuvazi cephesinden bile durumun bu biçimde değerlendiriliyor olmasının birçok nedeni var. Bunlardan birisi, yaşananların geçmiş devrimleri doğuran siyasal olayların akışına uygun olarak gelişmesidir. Devrimleri genel olarak, yaygın sosyal hoşnutsuzluklar, egemenler arasında büyüyen çatlaklar, basitten karmaşığa-yerelden genele doğru gelişen, küçük kıvılcımların büyük yangınlara döndüğü, reform taleplerinin yerini düzeni değiştirme isteğine bıraktığı, toplumun her bakımdan büyük sarsıntılar yaşadığı, kurulu düzenin temellerinin çatırdadığı, siyasal ve ahlaki varlık koşullarını yitirdiği dönemler öncelemiştir. Bu aşamadan sonra ezilen yığınlar kurulu düzeni iktidarını hedef alan sert mücadelelerin içerisine girerek düzeni değiştirmeye muktedir olabilmişlerdir.

İran'daki olayların akışı, toplumu sarsan ve büyük değişimlerin habercisi böyle bir "devrimci durum"un işaretleriyle doludur. Yani, yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği, bu isteğin yaygın ve giderek sertleşen mücadeleler biçiminde dışa vurduğu siyasal ve toplumsal koşullardan söz ediyoruz. Fakat bu koşulların varlığı tek başına bir devrimci durumun olgunlaşarak devrimleri doğurması için yeterli değildir Zira bu kadarı henüz devrimin nesnel imkanlarını oluşturmaktadır. Bu imkanlar ancak öznel koşullar tarafından değerlendirildiğinde, yani toplumsal mücadele devrimci bi program ve devrimci bir örgütle, yani devrimci bir partinin bayrağı altında yürütüldüğü koşullarda devrim ufukta görünür. Aksi halde tarihte sayısız deneyimden de görüldüğü üzere devrimin nesnel koşullarının şu ya da bu biçimde ezilmesi kaçınılmaz olur. Yolunu bulamayan, kendi bağımsız çıkarları üzerine hareketini geliştirmeyen işçi sınıfı ve emekçilerin öfkesi, düzenin çatlakları içerisinde yitip gider.

Burjuvazi cephesinden İran'daki olayların sosyal bir devrim tehlikesini akıllara getirmesi, kuşkusuz aynı zamanda tarihsel deneyimlerinden ama özellikle İran'daki devrim deneyiminden dolayıdır. Bugünkü İslamcı diktatörlüğün kurulmasıyla sakatlanan '79 Devrimi deneyimi, hala da hem İran halkının hem de burjuva dünyasının zizihnlerinde tazeliğini korumaktadır. Bu nedenle İslamcı rejimin örgütlenme haklarından yoksun bırakıp bağımsız siyasal örgütlenmeleri biçmesine karşın sokaklara dökülen İran işçi ve emekçileri, '79'un deneyimiyle hareket etmektedirler. Ayrıca rejimin ezici baskısına karşın modern sınıf ilişkilerinin hakim olduğu İran'da işçi sınıfı ve emekçiler kolektif mücadele yeteneklerine sahiptirler, ya da hareket içerisinde hızla bu zayıflıklarını gidermektedirler. Bunun için "reformcu-muhafazakar" burjuvazi, bir bütün olarak varlık koşullarını, '79 Devrimi'nin temel dinamiklerinin ezilmesi ölçüsünde kurumsallaştıran gerici İslamcı rejimde bulmuşlardır. Bunun için buldukları çatlağı büyüterek hızla bağımsız bir yöne doğru uzanan işçi ve emekçi hareketi karşısında büyük bir korkuya kapılıyorlar.

Bununla birlikte İran'da en önemli sorun, işçi sınıfı ve emekçilerin öfkesini devrimci bir mecraya taşıyacak devrimci bir partinin olmamasıdır. İran işçi sınıfı ve emekçiler, '79 Devrimi sırasında böyle bir partiye sahip olmamanın bedelini ağır biçimde ödemişlerdi. Dönemin komünist sıfatı taşıyan en güçlü partisi olan TUDEH'in bağımsız bir hareketi örgütleyecek devrimci bir programa ve kimliğe sahip olmaması, İran Devrimi'nin mollaların ellerine teslim edilmesine yol açmıştı. İşte bu aynı TUDEH, bugün bir kez daha işçi sınıfı ve emekçileri Musavi'ye desteğe çağırarak büyük bir devrimci imkanın yitirilmesine neden olan acı tarihsel deneyimin dahi küçük-burjuva çizgisinde bir değişime yol açmadığını göstermiştir. Oysa İran'da '79 Devrimi'nin temel toplumsal gücünü işçi sınıfı oluşturmuştu. Bugün de mevcut toplumsal hareket içerisinde işçi sınıfının belirgin bir ağırlığı bulunmaktadır ve bu ağırlığı her geçen gün daha da güçlü biçimde hissedilmektedir. Fakat siyasal alanda işçi sınıfını temsil edecek, devrimci bir programa, sınıf eksenli bir siyasal anlayışa ve devrimci bir örgüte sahip bir parti görünmemektedir. Bunun için İran'da olayların mevcut seyrinin devrimci bir yön kazanması oldukça güçtür.

Fakat bu açıdan mevcut durum ne olursa olsun, yaşananların politik anlamı ve önemi unutulmamalıdır. Zira, İran'da işçi sınıfı ve emekçiler bugün için düzene karşı bağımsız bir çıkış yolu bulamasalar da, bunun koşulları da süreç içinde oluşturulmaktadır/oluşturulacaktır. İran'daki durum, geleceğin işçi sınıfında ve sosyalizmde olduğunu bir kez daha göstermiştir. Devrimci sınıf partisinin varlığının hayati önemine bir kez daha işaret etmiştir. Unutmamak gerekir ki köklü tarihsel-kültürel bağları ile coğrafi yakınlıklarıyla İran ve Türkiye devrimlerinin geleceği birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır. Bizler, Türkiye'nin devrimci geleceğini temsil eden komünistler olarak İran'daki gelişmelere böyle bir tarihsel bakış ve sorumluluk bilinciyle yaklaşıyor, İran proletaryasının gücüne büyük bir inanç duyuyoruz.


--
Bildiriye dair ufak bir not:
TUDEH'in temsil ettiği çizginin sahiden de TKİP'in iddia ettiği biçimde azılı bir küçük-burjuva nitelikte olup olmadığından emin değilim fakat belirtmem gerekir ki, İran'da ayaklanmaların başladığı günden itibaren takip ettiğim üzere, kendisine ulaşma imkanımız olan tek siyasal organ olan İran TUDEH partisinin çizgisi, Musavi destekçiliğiyle sınırlı kalmamış görünen bir militan -olmayan/barışçıl/'halkçı' yoldadır. TUDEH, örgütlülükten yıllar boyunca yoksun bırakılmış ve komünist önderleri İslamcı diktanın elleriyle katledilmiş olan İran işçi sınıfının organik partisi konumunda değildir. Sürgündedir ve ülkede anlamlı bir siyasal desteğe sahip değildir. Partinin böylesi bir güncel siyasal pozisyondan; -İran işçi ve emekçi hareketini radikalleştirme potansiyelinin bulunmadığı bir noktadan işçi ve emekçi halk kitlelerinin sınıfsal nitelikteki taleplerini desteklemesi kaçınılmazdır. Bu noktada TUDEH'in Musavici bir pozisyon izlemediğini; elinde olan kısıtlı imkanlar dolayısıyla, ancak kitlesel hareketleri desteklemekle yetinebildiğini söyleyebiliriz. Aşağıda, TUDEH'in seçim öncesi ve sonrası bildirilerinden bir seçme bulacaksınız:


-bild.257, Haziran 2009
Today, having experienced the last four years, and considering the objective and subjective reality of our society, knowing the level of organization of social forces, and the role and power of political forces, it is not right to stay neutral in the course of the developments based on unrealistic perceptions, and decide not to participate in the elections. In the current conditions, staying neutral and adopting the role of a mere observer of the events will only serve the crisis-ridden policies of Ahmadi-Nejad's government. The election campaign is an important arena for struggle against the regime of Velayat-e-Faquih, and an avenue to expose the anti-people track record of the regime and its appointed government in various arenas. Furthermore, the election is an opportunity for mobilizing the social forces across the country, for joint effort and cooperation of progressive and freedom-loving forces, and also for mobilizing and organizing various forces of the movement, and to extend its capacity and resources of the movement to counteract the plots of the reaction. Encouraging the people to stay at home and boycotting the elections under the pretext of “not legitimizing the regime”, not only will not solve any problem, but also serves the policies of the reaction to control the outcome of the elections. Refraining from participating in the elections could only be justified if it could become an incisive tool in discarding the regime of Velayat-e-Faquih. Taking advantage of the limited possibilities available, in order to organize the social forces, and making an effort to impose the demands of people on the reformist candidates, is a step towards revitalizing the spirit of struggle and overcoming the setbacks due to the outcome of the previous presidential elections and the coming to power of Ahmadi-Nejad. Election Candidates and our Party immediately after the candidacy of the two state reformists was announced, we stressed on the need for the clarification of their policies and viewpoints. In recent weeks, both representatives of the reformist groups have stated their positions and declared their viewpoints about political, social and economic issues. Our party examined the plans announced by the reformist candidates, and also reviewed the past track record of Mir-Hossein Mousavi and Karrubi, and hence believes that the capacity and capability of these candidates, even if they keep their promises and deliver the programmes they have proclaimed, could help the revitalization of the reform process only to a limited extent. Eight years of Khatami's government proved that preserving the existing power structure in Iran, compromise and submission to the regime of Velayat-e-Faqih, and lack of reliance on the masses is a serious hurdle against affecting positive developments in the society. The issue of observing the rights and freedom of people and moving on the path to fundamental and democratic developments is not possible in a country in which the law and executive power and military and security forces are exclusively in the hands of one person, i.e. the Supreme Leader. It is only with discarding this principle that the aforementioned changes could be made. The reform process is only about creating opportunities for organization and growth of the popular movement and mobilizing and equipping such a social force that could eventually impose the will of people on the ruling reaction. On this basis, our party views the process of election not within the sole framework of voting for Mousavi or Karrubi, but to mobilise forces to defeat Ahmadi-Nejad and Reza'i as the candidates of the Supreme Leader's (Velayat-e-Faqih) regime. Voting for reformist candidates under the current circumstances means voting No to the Supreme Leader regime and its candidates in the election. We believe that people will succeed in vigilantly doing so. The central committee of the Tudeh Party of Iran calls upon the politically-conscious people of Iran and all the forces that support reform, freedom and justice to join forces in the struggle to defeat the candidates of reaction - Mahmood Ahmadi-Nejad and Mohsen Reza'i. Succeeding in this task is one step, even though small, towards alleviating the current pressures and moving toward revitalising the reform process and rebuilding the social forces for the future crucial struggle to discard the regime of Velayate-Faquih. In these circumstances, the ruling reaction will do all in its power to prevent the realization of the people’s will. Having had the experience of the 9th presidential elections, the ruling reactionaries are well aware that if they succeed in mounting a calculated propaganda campaign together with extensive interference in the elections, by their security forces such as Basij militia, and preventing the participation of a vast portion of the electorate alongside political and social forces, through exerting pressure on them, once again they will be able to pull Ahmadi-Nejad or his equivalent from the ballot boxes. The only way to confront these manoeuvres of the regime is the strong presence of millions of people at the polls, and organizing protest campaigns against fraud and interference of the forces of the Supreme Leader in the election process. The united will and action of millions of voters in this most crucial election could play an instrumental role in favour of the national interests and in resolving the country's serious socio-economic and political problems. This is not the time to stay at home and leave the ballot boxes entirely to the supporters of the Supreme Leader. The void left by millions votes of the people will be filled with manufactured and rigged votes of the reactionaries monopolizing power. This must not be allowed to happen!


-bild.258; Haziran 2009
...The presence of the reform candidates, Mousavi and Karoubi, at the millionstrong demonstrations and their emphasis on annulment of the election results has indeed strengthened the popular movement and is a worthy gain in the current sensitive conditions.


-bild.262; Haziran 2009
Conscious Workers and Toilers!

More than thirty years have passed since your historic and epoch-making uprising in the February Revolution of 1979 along with the majority of the people of our homeland for freedom, independence and social justice. It was your decisive and determining presence in that epoch-making struggle which determined the outcome of that historic event. At that juncture, the might of the working class came into action with precision, complete awareness and in a calculated way, halting production and denying fuel to the regime's machine of repression and war which targeted the hearts of the women and men who had risen to take back their rights; it was thus that the regime of tyranny and oppression along with its killing machine, collapsed in the face of a few serious blows, and the Revolution triumphed. But what next? You have increasingly felt with your own flesh and blood the lethal persecutions, the constant and repeated withdrawal by the regime of Velayat-e-Faquih, from the promises inscribed on the banner of the revolution in the last thirty years and learnt lessons from your experience. Your class and the deprived people who fought for your liberation were chained once again. You are now facing unemployment, poverty, ill health and homelessness. According to official statistics published by government institutions, the number of people living under the poverty line is increasing at the rate of two percents every year. The Head of the Office for Social Studies and the Elimination of Poverty at the Ministry of social security stated that the poverty line in the capital is 850,000 Tomans (equivalent to 850 US Dollars) which is twice the figure ratified as the minimum monthly wage by the High Council of Labour! The antiworker government of Ahmadinejad, has increased the gap between the earnings of the classes, with its ruinous policies in the last four years. Based on data from the Central Bank of the Islamic Republic, since the coming to power of the anti-worker government of Ahmadinejad, the inequality and the gap between the classes in terms of income distribution has increased and more than 80 percent of the national income belongs to less than 20 percent of the population- the rich- while 80 percent of the population - you workers – share a mere 20 percent of the national income. Furthermore, our country's economy is struggling in the face of crises and inflation with the resulting widespread unemployment, continuous layoffs, and deepening destitution of the working people. According to the Centre for Statistics in Iran, during last winter alone, unemployment amongst the 15 - 24 year old youth was at 27.5 percent. Privatisation has resulted in close to 70 percent of the workers having only temporary contracts which are in effect a form of slavery. The official report by the Central Bank earlier this year, pointing to the severe downturn in the economy, predicted the closure of production units and factories. In 2008 alone, at least 400 production units became bankrupt and closed resulting in the loss of 200,000 jobs. All this happened while the income from oil has been in excess of 198 billion US dollars. You workers and toilers do not have the right to independent trade unions, and trade union leaders and activists are incarcerated and tortured. The approach of the regime of Velayat-e-Faquih towards independent unions such as the Bus Drivers' Syndicate and Haft Tapeh Sugar Workers is a testament to the intense suppression of the trade unions and independent organisations. The Labour Law has been amended against the workers' interests and with a view to benefit big capital in the guise of economic transformation which last year omitted Article 41 of the Labour Law which set a minimum wage and Clause Z (7) has been added to Article 21 of the Labour Law
making layoffs 'legitimate' and Article 33, the legacy of the deposed Shah's regime is being re-instated in the Labour Law. These measures clearly reveal the nature of the regime as the servant of the big mercantile bourgeoisie. Today, a government has taken hold of the social and political levers which does not think about anything other than the interests of the few – the plunderers and the rich and powerful- and does not believe in heeding the views and aspirations of the people in running the country. The scenes of the regime's heavily armed thugs attacking un-armed and peaceful people are going to test our people's patience. Undoubtedly, in this unequal struggle, you have not been and will not be indifferent. Your main decisive, potential power is still in reserve. It is in the liberating nature of your class to join in solidarity with your unarmed sisters and brothers, against the killers who are intent on continuing their rule of despotism, injustice, corruption, and deceit.

Combatant Workers and Toilers!

Remain vigilant and alert in assessing the broad struggle for freedom against theocratic despotism, and keep within your sight the possible actions and manoeuvres you have available to you. The time will arrive, as the regime of suppression and tyranny continues its bloody crackdown. Be prepared for the day when the use of the sharp and decisive force of your powerful class is called upon to fulfil its historic role. The regime should know that just as thirty years ago you had the power to halt one of the biggest machines of war and military suppression in the world, today, after all these years, you are much more capable, experienced, and politically conscious. The regime must know that in this unequal struggle between the people and theocratic despotism, your powerful class will not leave the people on their own and will utilise its winning weapon.

-Greetings to the working class of Iran, the main pillar of the popular movement!
-Let the bond between the working class and other battalions of the popular movement be ever more strong and steady!
-Down with theocratic despotism!

June 22, 2009

Tamah ve Tahammül: Alttan Kayan Zeminde Neye Tutunacağız?

İstanbul'da; bugün üzerine kafa patlatmak için çaba sarfedeceğim meselenin çıkardığı dehşetli biçimde insani sesin hoş geldiği bu coğrafyada yazarken, sığ bir liberal demokratizmin kolaycılığı ve akıllıca olmasına rağmen sığlık hususunda yer yer liberal muadiliyle yarışan anti-emperyalizmin çekiciliğinden uzak durmaya çalışacağım. İran'ın toplumsal gerçekliğinden fersahlarca uzak bizim için bugünlerin, bir ayıbın örtülmesi faaliyeti yolunda bir milad olmasını ve bu gerçeklikten uzak olduğumuz müddetçe maruz kalacağımız, taraf tutmanın göreli basitliği ve unutmaya çalıştığımız zorluğu arasındaki gerilimi hafifletecek fikirsel alıştırmalar yapabilmemize olanak sağlayacak imkanlar oluşturmasını umuyorum.

--
'Şimdi'yi yekvücut bir gerçeklik haline getiren ve toplumsal formasyonu bina eden girdilerin tamamı, kısaca, 'verili olan' şeklinde adlandırılabilir. İnsanın ve olasılıkların tarihi, bir anlamda iradenin 'verili olan'ı aşması girişimlerinin tamamıdır. İnsan eylemi ve emeği, olasılıkları çoğaltır ve her yeni an, verili olan ile mümkün olan arasına yeni bir eşik yerleştirir. Yol verdikleri istikametteki güzergahta biçimlenen 'sonuç'ların kimisinin diğer sonuçlardan farkı, neticede niceliksel bir farktır; ancak etki alanlarının nicelikleri arasındaki fark yoluyla birbirlerinden ayrışan sonuçların kimisi, toplumsal hayatın niteliksel dönüşümüne sebep olma gücüne haizdir. Bu anlamda 'şimdi'yi de içine alan zamansal bir düzlem olarak tarih, nadiren gerçekleşen -ve fakat yine de, mutlaka gerçekleşen ani toplumsal kırılmalar ile uzun fiziki/beşeri sürekliliklerin koparılamaz bir bütünüdür. Tarih içindeki insanın verili olanı revize edici yahut yaratıcı bir yıkmaya tabi tutucu siyasi eylemi, üretici güçlerden doğan ve çeşitli toplumsal prizmalar dolayımıyla edinilen değerler ve olasılıkların, sıklıkla irrasyonel nitelikte olmaya mahkum görünen hesabı ile biçimlenir, yarını yaratır. Siyasi özne, pek çok değişkenin rol oynadığı eylem süreçlerinde yolunu çoklukla el yordamıyla bulur..

Teori ve güncel siyaset arasındaki dinmez gerilimin, modern kitle siyasetinin doğumundan bugüne değin oynak hatlar üzerinde düşe kalka ilerlemeye çalışan bizin, siyasi öznelerin -birey, çevre, örgüt vs.- durmaksızın yalpalamalarına sebebiyet veren önemli etkenlerden biri olduğunu düşünüyorum. Teorinin ve 'evrensel değerler'in billur çizgisi ile bunların işaret ettiği 'ideal tip'lerin bugünün üzerine yansıyan buğulu görüntüsünün biraradalığı, yarının rotasını çizme faaliyetimizde karşımıza dikilen sayısız-hesapsız girdinin bozucu efektiyle çarpışıyor; bu çarpışmadan, yine sıklıkla, doğmasını ümit etmediğimiz yeni bebekler gerçekliğe bürünüyor. Kararsızlığın tohumu her birimizin bedeninde. Zamansız sorular ve ürküten yanıtlar siyasi özneyi boğuyor; onu, zaman zaman kaygan zeminde daha da temkinli yürümeye sevkediyor, kimi eşiklerde ise ani kırılmalara sebep olarak yeni hatlar çizmesine olanak sağlıyor. Ben, sınırına geldiğimiz eşiklerin berisindeki kaygan zeminde sıklıkla dansedilmesinde beis görmeyenlerdenim. İnsan acısının nasıl dinebileceğine dair sahip olduğumuz bilgi ve bu istikamette seferber ettiğimiz inanç doğrultusunda ve verili olanın hapsediciliği içinde, araç ve amaç arasında varolması gerektiği iddia edilen çelişkisiz bütünlüğün fikrinin reddedilebilir olduğunu düşünüyorum. Realpolitiğin azap verici karmaşıklığı içinde 'kayıtsız şartsız' inanç duyabileceğim tek değerin ne 'halk iradesi', ne de 'demokrasi ve insan hakları' olduğunu biliyor; böylesi ayrıcalıklı bir konumun yalnızca ve yalnızca 'özgürleşmiş emek' kavramına atfedilebileceğine inanıyorum: Verili olanı aşma girişimlerinin biçime büründürdüğü ihtimalleri herkes gibi acemice ve bireysel eylemime bir kum tanesi hacminde anlam yükleyerek eliyor; aynı ihtimalleri, insan emeğinin bin yıllardır maruz kaldığı ve yeniden ürettiği dolaysız sömürüden kurtuluşun tarihsel perspektifi içinde ele almaya çalışıyorum. Demokrasi ve insan haklarına, emeğin kurtuluşu yoluyla insanlığın özgürleşmesi idealine ulaşma yolunda biçtiğim değer, pek çok durumda kişiyi, kötünün iyisine karşı rekabetçi bir tamah ve sorgulayıcı bir tahammül taktiğine itiyor; bu taktiğin yolaçtığı devamlı surette ikircikli ruh hali, ihtiyaç duyulan zihinsel eylemliliğin besinlerinden biri oluyor.

Belirtilmelidir ki, komünistlerin bağımsız siyasi hattı, dönemsel 'halk cephesi' stratejileriyle dolaysız bir çelişki içinde değildir. Halk cephesi manevraları, Soğuk Savaş yıllarının pek çok önemli deneyiminin gösterdiği üzere sıklıkla bu bağımsız siyasi hattı haddinden fazla yıpratmış; kimi şartlar altında komünistleri, ulusal burjuvazileri temsil eden diktatörlerin; kimi zamansa burjuva demokratik siyasetin bütünlüklü tabiyetine yerleştirmiştir. Fakat hatırlatılmalıdır: 'Yanlış' gidenin kökü, zaten yanlış gitmeye mahkum olduğu iddia edilen bir 'öz'de değil, kimi konjonktürel gelişmelerde yatar. Komünistlerin, bağımsız bir siyasal hattı koruyarak angaje olmayı tercih edecekleri, özü itibarıyla sosyalist bir nitelik taşımayan 'halkçı' kimlikli kimi siyasi atılımlar, sosyalist bir devrimin ufukta kaybolduğuna kanaat getirilen dönemlerde 'iyinin kötüsü' ve 'kötünün iyisi' gibi zahmetli kavramları gündeme getirecek; bu kavramlar, 'emek' ve 'emperyalizm' eksenlerinde ele alınarak komünistleri, bahsettiğim rekabetçi tamahkarlık konumuna itebilecektir. Vurgulamak gerekiyor: Tamah ve tahammülün, bağımsız bir komünist hattın örgütsel canlılığı ile beslenmediği takdirde mutlak bir tabiyetin oluşmasına önayak olacağı ortadadır.

--
Şu halde, bugünün İranı, biz uzaktiklerin dolaysız bugününe dair ne söylüyor?

i) Tamah ve tahammülün sınırları ve bu sınırların ne türden ikilikler üzerinden şekilleneceği hususunda 2009 İran, 1968 Çekoslovakya ve 1956 Macaristan çizgisinde bir sorgulamanın imkanlarını sunuyor: Sovyet emperyalizmi; 'iyinin kötüsü' Stalinizm, 'kötünün iyisi' Ahmedinecat diktatoryası; "yayılmacılığın kimi türleri, diğerlerine nazaran daha mı kabul edilebilirdir?"; realpolitiğin karanlık suları/dipsiz kuyusu.. // ii) Ahmedinecat rejimi, sahiden 'kötünün iyisi' midir? Amerikan emperyalizmine karşı gösterişli bir karşı duruş, İran işçi sınıfının ulusal sermaye tarafından sömürüsünü gölgeleyebilir mi? // iii) Ahmedinecat rejimi, sahiden Amerikan emperyalizmine karşı mıdır? Bunun da ötesinde, semirdikçe semiren İrani sermayenin emperyalizmi ne olacaktır? // iv) "Bu bizim sorunumuz değil, bırakınız birbirlerini yesinler"cilik mi, yahut "Halkın her derdi, komünistin de derdi olmalıdır" mı? Komünistin realpolitiğin dayatmaları karşısında pozisyonu ne olmalıdır? // v) "Küba'da mı yaşamayı tercih ederdim; yoksa İsveç'te mi?": Liberal demokrasi, sosyalist demokrasiyi önceleyen son adım mıdır? Bilginin kaynağına ulaşabilirlik, insanı kurtuluşa yaklaştırır mı; yoksa bilgi ile kurtuluş arasında bu türden bir bağıntı yok mudur?

April 04, 2009

Geçtiğimiz Yıldan Kimi Notlar

Geçen yıl aldığım dağınık notlardan bazı parçalar:

Aydemir Güler’in 1999’da kaleme aldığı ve geride bıraktığımız yıl yeniden gözden geçirilerek ikinci baskısı çıkan kitabı Son Kriz’den kimi notlar aldım. Eserde; Türkiye’nin sınıf bileşiği, 20. yüzyıl tarihi ve cumhuriyetin kimi tarihsel niteliklerine vurgular söz konusu olduğunda, kimisi bana ‘çüş artık’ dedirtecek cinsten önermelere yer yer rastlanıyor fakat amacım, her biri kökünü tarihin kavranış biçiminden alan ve kendini güne dair pek çok siyasal bağlanmışlıklar üzerinden somutlayan bu görüşlere değinmek değil -nihayetinde kendini, geniş perspektiften bakıldığında tali sayılabilecek olmasına rağmen Türkiye sosyalist hareketinin bugününün dar penceresine yerleştirildiğinde kocaman bir hale bürünebilecek siyasi görüş farklılıkları şeklinde gösteren bu ayrılıklara değinmek için okuma notlarını kullanacak değilim. Ben, bunun yerine; 90’lı yılların Türkiye siyasi tarihini biçimlendiren meselelere; sendikal hareketin 12 Eylül sonrası vaziyeti, Türkiye burjuvazisinin tarihsel eğilimlerinin varılmış bulunan kavşakta büründüğü formlar, dinci gericilik ve devrimci demokrat hareketin oto-likidasyon süreciyle bu sürecin öznelerinin Kürt yurtsever hareketi ve kent yoksulları ile kurduğu bağlar üzerinden yaklaşan bu hacimli sayılabilecek eserin kimi noktalarda sunduğu yerinde açılımları -kitaptaki detaylara girmeden, ancak yazacak olduklarımın kişisel defter notları olmadığından yola çıkarak, okuyucu için asgari bir anlam taşıması gereğinin bilincinde bir vaziyette- paylaşmak isterim.

Sendikal Hareket Üzerine: Türkiye işçi sınıfının 90’lı yılların tamamına yayılan etkisizliği ve sendika hareketin, dönemin Türkiyesi’ni şekillendirmede en az rol oynayan dinamiği haline gelmesi; Bahar Eylemleri’nin çarpıcı niteliğinde somutlanan 1987-1991 yükselişinin, bu yükselişle aynı döneme denk düşebilecek bir işçici-sosyalist canlanmayla buluşamaması temeli üzerinden açıklamaya çalışıyor. Alıntılıyorum: "87-91, işçi sınıfımızın tarihinde belki de en ‘kendiliğinden hareket’ dönemi sayılmalıdır. (...) 1987’nin işçi sınıfı, sosyalist siyasetin etkisinden en uzak hareketliliği yaratmıştır. Bu hareket 15-16 Haziran’dan sonra ikinci kez işçi sınıfının varlığına ve tarihsel misyonuna güvenin tazelenmesi için yeterli görkemlilikte bir çıkış anlamını taşıdı. Ancak sosyalist siyaset ile kendiliğinden sınıf hareketi arasındaki bağlantı birincinin ikinci kategoriye bilinç taşımasına dayanır. Bu bağlantının tersinden kurulması olanağı yoktur. Ne kadar görkemli olursa olsun kendiliğinden hareketlenme sosyalizm için yeniden yapılanmak üzere yeterli enerjiyi sunmaya muktedir olamaz" (Güler’in bu sözlerinin üzerine, bahsi geçen dönemde 1980-öncesinin belli başlı devrimci-demokrat çevreleri hangi durumdaydı; onu da ben hatırlatayım. TİP-TSİP-TKP çizgisi, TBKP-BSP ekseninde buluşmuşlardı. Bu çevre daha sonra TKEP artıkları, Kurtuluş ve Devrimci Yol kalıntılarıyla bütünleşerek ÖDP’ye evrilecektir. Perinçek, Berktay çevresinin ayrışmasıyla beraber bütünüyle PDA’cı dar bir taban üzerine yükselecek Sosyalist Parti’yi kurmaya hazırlanıyordur. THKO geleneğinden kala kala, ilerleyen dönemde EP’ye dönüşecek olan yarım yamalak bir TDKP; TKEP’in liberal eğilimlerini gerekçe göstererek çevreden ayrılan bir TKEP/L, sönümlenme raddesine gelmiş TİKB ve 90’lı yılların ikinci yarısında partileşecek olmasına rağmen 1987’den itibaren sahnede olan TDKP kökenli EKİM grubu. Tüm bu örgüt çöplüğüne, işçi sınıfı hareketine eklemlenme olanağı zaten bulunmayan dönemin Devrimci Sol ve TKP/ML’sini kattığımızda, sınıfın kendiliğinden tepkisinden doğan hareketini örgütlemeye, yönetmeye, dönüştürmeye ve sınıfı yönlendirmeye gücü yetecek tek bir oluşum dahi kalmadığını görüyoruz.) Güler bu dört yıla damgasını vuran ve bir anlamda Özal liberalizmini derin uykusunun verdiği rehavetten uyandıran sendikal hareketlilik sürecinin sembolik finali olarak, Bayram Meral-Şemsi Denizer ekibinin 1992 konfederasyon seçimlerindeki galibiyetinin simgelediği ‘bürokratik restorasyon’u veriyor.

Nasıl Bir Burjuvazi: Burada Türkiye burjuvazisinin kimi yapısal eğilimlerini belirlemeye girişen bir analiz sözkonusu. Yapısalcı bir tuzağa düşmemenin gereği konusunda hassasım; bu nedenle -sermaye birikim süreçlerindeki süreklilik eğiliminin farkında olduğum gerçeğini saklı tutarak, Güler’in 1923’ü Burjuva Devrim’in önemli kırılma noktalarından ilki olarak okuyan görüşüne katılıyorum. Güler bu bölümde, Türkiye’nin yakın tarihinde siyasi öneme haiz kimi olaylarını, aynı önemin sermaye iktidarının yönelimleri doğrultusunda toplumsal süreçleri dönüştüren nitelikte bir öneme denk düşüp düşmediği ayırdı ekseninde ayıklıyor ve ortaya; iktidarın, gecikmiş kapitalizme özgü kaynak, pazar ve sermaye birikimiyle ilgili yapısal sorunların üstesinden gelebilmek için geliştirmiş olduğu ve kendisi tarafından ‘büyük projeler’ olarak adlandırılan motifler ortaya çıkıyor. Güler’in, bir şemsiye ideoloji olarak Kemalizm de dahil olmak üzere; erken dönem sermaye iktidarının geliştirmiş olduğu, kendi iktidarını konsolide ederken bir başka anlamda da tarihin ‘ileri’ doğru deviniminin önüne (kendini; küçük üreticiliğin korunması, işçi haklarının ‘varolmadığı’ korporatist bir ekonomik rejimin benimsenmesi gibi yapısal/yönetsel anlamlarda Osmanlı’nın altı yüz yıllık iktisadi tarihine gerek 14. yüzyılın toprağa dayalı Anadolu aristokrasisi karşısnda, gerekse 19. yüzyıldan itibaren kapitalist üretim ilişkilerinin toplumsal formasyonu altüst edebilecek etkilerine karşı ‘daimi dengeleyici’ bir güç olarak damgasını vuran merkeziyetçi eğilimle süreklilik içinde olduğunu iddia edebileceğim bir biçimde) set kuran; bu engelleyici niteliğiyle, doğal olarak burjuva devrimin ötesine geçmenin yolunu açabilecek bir devinimi bastırmanın ötesinde, bizzat burjuva devrimi de yarım yamalak/tamamlanmamış bırakan pratiklerin kökünde, Türk burjuvazisinin yapısal yetersizlikleri ‘siyasi’ kanallarla bastırma ihtiyacının varolduğunu iddia etmesi yeni olmasa da kitaptaki haliyle şık ve öz bir biçimde formüle edilmiş bir iddia. Yapısal yetersizliklerin siyasi yollarla telafi edilmesi gibi bugüne değin geçerliğini koruyan uzun dönemli bir eğilimin cumhuriyet tarihi boyunca, ulusal ve uluslararası konjonktürün değişen gündemi bağlamında kendini yeniden-şekillenmeye açtığı kopuş momentleri, Güler tarafından 1923, 1946 ve 1980 olarak tanımlanıyor. Kopuş momenti olarak adlandırılabilecek ilk dönemeç olan 1923’e bu niteliği veren, Kemalist iktidarın ‘geriye dönüş’ yolunu tıkayacak şekilde seçimini ‘kapitalist kalkınma’dan yana kullanması. 1946 ve 1980’e gelecek olursak; her ikisinin de ülkedeki yerel-yabancı sermaye birikim süreçlerini farklı biçimlerde etkileyecek sonuçları olmasına karşın temel eğilim olarak Türk sermayesinin uluslararası sermaye düzenine eklemlenme sürecinde sahip oldukları kritik önem hususunda hemfikir olabileceğimizi sanıyorum -tartışmaya pek gerek yok.

Kent Yoksulları: Türkiye’de son yirmi yılda gerçekleştirilen kent sosyolojisi çalışmalarının bazılarında ‘yeni yoksulluk’ biçimleri altında mercek altına alınan tabakaların varlığının kapitalist üretim ve bölüşüm ilişkileri dahilinde anlamlandırılması çabasının oldukça kompakt bir halde sunulması ve küçük burjuva devrimci örgütlerin abartılı güzellemelerine konu olan 1995-1996 hareketliliğinin farklı bir yorumla ele alınması anlamlarında, kitabın en ilgi çekici bölümünün bu olduğunu söyleyebilirim. Bu toplumsal tabakalarının varlığı, kendilerinin kapitalizm tarafında massedilememiş olduğu gerçeğine; ideolojik yönelimleri ise, massedilememiş oldukları gerçeğinden hareketle, çoklukla yoksul Kürt ve Alevi köylülüğü kaynağından beslenen ideolojik formasyonlarının kentte büründüğü ‘dayanışmacı-korumacı’ niteliğe bağlanıyor (bu niteliğin, 1970’li yıllarda devrimci-demokrat dalga ve CHP’nin; bunu takip eden ve 90’ların ortasına uzanan dönemde ise sermaye iktidarının kısıtlı olmaktan öteye gidemeyen şekillendirme çabalarına maruz kaldığı ve çeşitli dönüşümler geçirdiğinden uzunca bahsediliyor). Önce bu tabakaların varlığını üretim/bölüşüm dinamikleri üzerinden açıklayan, ardından bu geniş kesimin ideolojik biçimlenişinden bahseden bölümlerden seçtiğim alıntıları aktaracağım: "Göç eden -dünün tarım emekçisi- yeni mülksüz, kentte sanayi proletaryasına iltihak etmek yerine burjuva iktisadının marjinal ya da enformel sektör kavramlarıyla tanımladığı bir kategoriye doluştu.(...) Göçmüş yeni kentli emekçiler ücret düzeyini aşağı çekme fonksiyonunu görüyorlar, ancak kendilerini yedek olarak bile olsa, işçi sınıfının parçası hissetmelerini sağlayacak bir istihdam alanı ile tanışmıyorlar. Marjinal/enformel emek süreçleri bu kesimleri, bir; fabrika ve atölye alanından uzak tutarak işçi sınıfına yabancılaştırıyor; iki; işçi sınıfının çalışan kesimlerinin sahip olmadığı bir sınıf atlama beklentisiyle donatıyor; (...) dört; nesnel olarak emekçi sınıfların parçası bir kategori, düzenin ideolojik kuşatmasına daha derin bir mahkumiyetin koşullarıyla donatılmış oluyor." --- "Yeni-kentli yoksulların radikal sağa da taban olmaları genel olarak mümkündür. Ancak bu kitlenin ağırlıklı bölümü işçi sınıfının geniş tanımı içindedir. Dolayısıyla tarihsel olarak sosyalizm yönünde çıkarlara sahip oldukları su götürmez. Bir önemli dolayımla: İşçi sınıfı... Evet, bir kez daha işçi sınıfı. Kent yoksulları ile komşu yaşayan işçiler, ara ara aynı belediyede, aynı atölyede kader ortaklığını da yakalayabilen insanlar. İşçi bloklarının hemen arkasındaki sırtlarda tutunan gecekondular. Aynı kahvede buluşan emekçiler. Ama, kooperatif parasını ya da otomobil taksitini denkleştirmeye uğraşan düzenli iş sahibi kentli emekçi ile işsizlik ve yoksulluğun yıkıma taşıdığı yarı köylü.. Kısa yoldan sınıf atlayıp bakkal dükkanı edinmek isteyen köşe dönmeci ile sakin ve disiplinli, tanımlı çalışma yıllarını önüne koyan, emekliliğini bekleyen ‘sigortalı’.. İsyan duygusu ya da sendikal atalet.. Boyun eğme ve tevekkül ya da ekonomizmle sınırlı sosyal gündem.. (...) İşçi sııfına yapılan bu vurgu sol siyasetle ve sosyalist örgütlülükle, velhasıl öncülük fonsiyonuyla buluşturulmadığında burjuva ideolojsinin sınıfın arasına serptiği bölücü mayınların karşısında güçlü bir dayanak kalmayacaktır." --- “90’lar Türkiye’sinde, kent yoksulları ile işçi sınıfı arasında kader ortaklığının tesis edilememesi durumunda en fazla ne olabilecekse o oldu: Varoşlar ham bir isyanla sarsıldı, içi sınıfsallıkla doldurulamadığı ve hareket biçimi siyasal önderlikçe tespit edilemediği ölçüde, isyan adım adım, hatta hızla çöküşe dönüştü."

April 03, 2009

Tarihin Mirası ve İktidar Sorunu

"Tarih, iktidar gibidir. Görmezden gelinemez. İktidarı almayı reddederseniz iktidar sizi alır. Tarihi kapıdan kovarsınız, o bacadan girer."

[Daniel Bensaïd - Çığlıklar ve Tükürükler (John Holloway ile Tartışmaya Devam Etmek İçin On İki Not), 2003]

January 30, 2009

'Küçük Burjuvazinin İlerici Unsurları' Şimdi Nerede? - I

Türkiye'deki küçük burjuva devrimci damarın fiili ölümünün gerçekleşmiş bulunduğunu düşündüğüm bu dönemde, imkan ve ihtimalleri irdeleyecek ufak bir tahlile girişmek istedim. Üzerinde, konuyla ilgilenen kesimler tarafından büyük ölçüde uzlaşıya varılmış olması nedeniyle tartışmaya açık bir taraf bulamadığım bir kaç olgudan yola çıkarak, tartışmaya açık düşüncelerin yüzdüğü bir suya yelken açacağım:

2009'un ilk ayından geri dönüşlü bakıldığında, Türkiye devriminin 1968-2008 aralığı, iktidar perspektifini proleter toprağın verimsizliği ekseninde biçimlendirerek kitleselleşen/güdük kalan düzineler dolusu örgütün ebedi uykuya yattığı bir çöplük izlenimi vermektedir. Aynı şekilde bu kırk yıllık aralıkta, işçi sınıfı sosyalizmi bayrağını taşıma iddiasına sahip çıkan bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda örgüt de varolabilmiş ancak hemen tamamı, ciddi bir varlık gösteremeden tarih sahnesinden çekilmiştir. İşçici-sosyalist devrimci örgütler, sınıf nezdinde kırk yıl boyunca önemsenmeyecek kimi dönemsel kazanımlar elde etmiş olsa da, tek bir cephe kazanamamış; kısa dönemlere yayılan konjonktürel kazanımlar ise 1979/80 sürecinde erimiştir. Türkiye'deki proleter hareketin yeşerdiği kesitlerin ilkinde TİP reformizi ile gerilla örgütlenmesi arasında kalan sınıf, 1978 sonrasında TKP revizyonizmi ve CHP kuyrukçuluğuna terkedilmiş; 86-91 aralığında ise sol yanında itici bir örgütsel güç bulamamıştır. Teslim etmek gerekir ki, bu topraklarda geniş çaplı ve sınıflarüstü bir kitleselliğe ulaşabilmiş; yahut böylesi bir kitleselliğin esamesinin okunmadığı dönemlerde toplumda büyük yankı uyandıracak eylemlere imza atabilmiş çevrelerin tamamı, halkçı nitelikte (Devrimci Yol) ve küçük burjuva devrimcisi/devrimci-demokrat (TDKP, Devrimci Sol, DHKP-C) örgütler olagelmiştir. Fakat bu basit çıkarımın, işçici sosyalizmin bu topraklardaki imkansızlığını tanıtlamak bir yana, bahsi geçen nitelikteki örgütlerin sahip oldukları ufkun sınırlılığını göstermek açısından faydalı olduğunu düşünüyorum. Nitekim, Dev-Yol ve TDKP gibi örgütler dahi 12 Eylül faşizmi tarafından kolayca unufak edilebilmiş; her ikisi de 80'lerin ikinci yarısıyla birlikte, vahşi bir demokrasi seline kapılarak bugünkü fiili sönümleniş vaziyetine ermişlerdir -ÖDP'nin trajik çöküşü, bu örgütlerin 1980'de yaşadıkları örgütsel çözülmenin aşılması döneminde tattıkları ideolojik çözülmenin son noktasıdır ve pek çok manada öğreticidir (Kuşkusuz, burada ideolojik bütünlüğe sahip olduğundan fazla bir anlam yüklememeye gayret ediyorum. Neticede ideolojik bütünlük, kitlesellik ve devrimci niteliği koşullamaz; ancak ideolojik çözülüşü, er ya da geç örgütsel çözülmenin izleyeceği muhakkaktır. Bir kaç sene öncesine değin uykuda olmadığı izlenimini veren 'çelik çekirdek'lerin dahi artık fiili çözülmüşlük hali içinde olduğu, içinde bulunduğumuz bu uğrakta, ideolojik netliğe ve bunun üzerine inşa edilecek bir iktidar perspektifine sahip olmaktan uzak bir çok çevrenin de aynı 'sönümlenme' kaderini paylaşacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok).

İşçi sınıfı hareketinin 1990'lı yılların başından bugüne uzanan dönemde tecrübe ettiği savrulmuşluk halinin, Türkiye devriminin itici ve çekici gücü olma potansiyelinin ötesinde öznel gücüne de uzun sayılabilecek bir dönem boyunca sahip olan küçük burjuvazi üzerinde örgütsel ve ideolojik savrulmuşluk biçiminde tezahür eden bir yansıması olduğu açıktır. Sınıfsal savrulmuşluğun pençesinde ve devrimci nitelikteki öz-örgütlenmenin ufak nüvelerine dahi sahip olmaktan uzak olan Türkiye proletaryasının hal-i pürmelali, değil ideolojik anlamda devrimci niteliklere sahip örgüt/örgütlere yönelme eğilimi içinde olmak, sol politikanın sosyal demokrat nitelikteki ÖDP, EMEP, SDP gibi çevrelerinin varlığına dahi açık bir ilgisizlikle yaklaşan küçük burjuva kökenli kitlelerin gerici ideolojik yönelimleri tarafından beslenmektedir. Bu noktada Türkiye küçük burjuvazisinin, otuz yıllık yakın geçmişini kapsayan aralıkta geçirdiği dönüşüm hesaba katılmadan, Türkiye devriminin yolunun yeniden çizilmesinin mümkün olmadığı kanaatindeyim. Bunun öncelikli nedeni, Türkiye devrimini muzaffer kılacak Türkiye proletaryasının yanında yeralması muhtemel bir küçük burjuvazinin -bundan otuz yıl öncesinin işaret ettiği siyasal bağlamın aksine, proleter sınıfın mücadelesinin yanında yer almasını sağlayacak koşulların güncel eksikliği ve bu eksikliğin giderilmesine duyulacak mutlak ihtiyaçtır. Türkiye devrimi, dün olduğu gibi bugün ve yarın da, küçük burjuva ilerici/radikal öğelere ihtiyaç duyacaktır. Türkiye devriminin bugünü, devrimcilere, yalnızca örgütlerin kadro ihtiyacı sorununu değil, devrim yolunda seferber edilecek kafa emeğine duyulan yakıcı ihtiyacı da işaret etmektedir.

Bir sınıf, bir tabaka olarak küçük burjuvazi, toplumun siyasi istikametini tayin etmede dün sahip olduğu öneme az çok bugün de sahiptir; fakat, bu geniş tabaka ilerici niteliğini neredeyse bütünüyle kaybetmiştir. Denilebilir ki; devrimin durumuna ilişkisi bağlamında tanımlamak amacıyla kullanılagelen 'küçük burjuvazinin ilerici unsurları' terimi, tarihe karışmış olmasa dahi, kapsamı müthiş ölçüde daraldığından mütevellit işlevselliğini yitirmiştir. 1950'leri ardlayan dönemde artan şehirleşme dalgasının eteğinde, yükselen işçi hareketinin saçağına sığınan ve 1920'li ile '30lu yıllarda büründüğü ve Kemalizm biçiminde tezahür eden radikalizmine işçici bir ton ekleyen küçük burjuvazinin ilerici unsurlarının ideolojik yönelimleri; hal-i hazırda 1970'li yıllarla beraber niceliksel bir büyüme yaşamaya başlayan Anadolu burjuvazisinin 1980 kopuşunun ardından içine girdiği önlenemez tırmanışıyla simgelenen yapısal dönüşümün yol verdiği ideolojik dönüşüm ve kökü kazınan/kökünün kazınmadığı takdirde sendika ağalarının bürokratik hegemonyasıa terkedilen işçi hareketinin yerleştiği uzlaşmacı 'milli çıkar' perspektiyle birleştiği konjonktürde değişmek zorundaydı -nitekim esaslı bir değişim geçirdi de. Devrimci bir niteliğe, özü itibarıyla ancak dönemsel olarak haiz olabilen bu sınıfın halkçı/sosyalist/işçici motiflerden uzaklaşarak, her biri neredeyse yalnızca Kemalizm'in değişen tonları ekseninde farklılaşan ve 90'lı yılların ilk yarısında güçlenen siyasal İslam'ın güçlü baskısı ile beraber/karşısında yerleştiği dinci gericilik/Kemalist gericilik saflarına yerleşmiş olduğu açıktır. Açık olduğunu düşündüğüm bir diğer gerçekse; Kaypakkayacı bir Kemalist faşizm yorumunun geçerli olduğunu söyleyebileceğimiz '70li yılların başı toplumsal bağlamında dahi, aynı Kemalist aydınlanmacı özü koruma kaydıyla işçi sınıfı hareketinin ve bu hareket etrafında biçimlenen 'emeğin yüceliği' söyleminin muazzam baskısı karşısında kitleler halinde sosyalist davaya yönelen bu sınıfın '90lı yıllarla beraber tutunduğu Kemalizm yorumunu, İslamofaşizmden ayırmamızı kolaylaştıracak emek ekseninde bir ayrışma bulunmadığıdır. Bununla bağlantılı ufak bir tespit: İçinde bulunduğumuz geçiş döneminde keskinleşmeye başlayan ve toplumun iki karşı kampta konumlandığı gericilik cephesini yatay kesen emperyalist bir 'bölgesel güç' söylemi ile yontulmaya başlanan 'yeni-Osmanlıcılık' çerçevesinin cazibesine kapılacak unsurlar, 20. yüzyıl tarihinin muadil örneklerinde açıkça görüldüğü üzere küçük burjuvazi olacaktır. Vaad edilen topraklar geniş; proleterleşme korkusu had safhada, Kemalist faşizm ile İslamofaşizmi ayıran çizgilerin yokluğu ortadadır. Ordu eliyle yaratılan faşist ideolojik bombardımanın İslami süsünün '90lı yılların ortasında büründüğü rejim-karşıtı kimliğin yöneldiği uzlaşmacı eğilimler, ordu ile İslamofaşist hareket arasında olduğu varsayılan çıkar çatışmasını, her iki zümrenin dönemsel hedeflerini emperyalist bir bölgesel güç olma ihtimalinin çekiciliği ekseninde birleştirmiş görünmektedir. Halk nezdinde palazlanmakta olan faşist eğilimlerin, Kemalist safta yer alan küçük burjuva unsurları zamanla, bu ihtimali gerçeğe dönüştürme yolunda net adımlar atılabildiği takdirde ılımlı bir İslamofaşizme çekebileceği tahmin edilebilir.

January 13, 2009

Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi

"Sosyalizmin tüm başarısızlıklarından reel sosyalizmi sorumlu tutmak, günah keçilerinden bir sürü oluşturmak vs.. Bunlar olabilir. Bunlar insanidir. Ama bunların teorik bir açıklıkla uzaktan ilgisi yok. Daha doğrusu, bu istek, neşterin keskinliğinden duyulan korkuyla, o neşterin keskinliğine müdahale edilmesi amacından kaynaklanıyordu. Sosyalizm nokta-i nazarından bakıldığında, neşteri körleştirmek, demokratizmdir. Demokrasi, o nedenle acıtır. Kangrene yolaçar."

[Şevki Yurdakuler - Sosyalizmin Panzehiri Demokrasi, YGS Yayınları, 1997]

January 11, 2009

Solda Birlik ve Aynı Hikaye

Yeni bir seçim dönemi; yine birlik mücadelesi. Sistem-dışı sayılabilecek unsurlar ile burjuva legalitesinin icazet sınırlarında manevra yapan onlarca öğeden müteşekkil Türkiye genel sol hareketinin, yakıcı toplumsal dinamiklerin sınıf mücadeleleri ekseninde yazdığı tarihin özgün ve güç sahibi bir öznesi olmaktan fersahlarca uzak olduğu bir dönemin herhangi seçiminden biri.. Herhangi bir seçim kadar öneme sahip; bu anlamda devrimcilerin bu özel politizasyon döneminde seslerini duyurmaları açısından müthiş bir değere sahip. Aynı zamanda, çok partili dönemin kendisini önceleyen herhangi bir seçiminin olduğu kadar değerli: Geçerli yasal mevzuat dahilinde en ufak bir idari özerkliği bulunmayan belediye meclisleri ve başkanlarının seçileceği yerel düzeyde kazanılacak seçmen bölgelerinin; yahut sermaye iktidarının parlamentosunda edinilecek koltukların Türkiye devriminin istikametine sunabileceği ne varsa ancak o kadarını vaad eden bir dönem. İktidar perspektifini yitirerek belediye sosyalizmi yörüngesine yerleşen, Kürdistan yurtsever hareketinin bağımlı değişkeni haline gelmiş ve yerel seçimler vasıtasıyla ‘yerelden genele halk iktidarını kurma’ rüyalarıyla vakit öldüren çevreler için bu seçimlerin, ne devrimci bir nitelikte yönlendirilebilecek ‘asgari önem’i söz konusudur, ne de kapasitesiyle doğru orantılı olarak sunabileceği azami açılımların dikkate alınarak strateji geliştirilmesi hedefi. Sonuç olarak; bir seneye yakın bir süredir düşük yoğunlukta sürdürülen ‘çatı partisi’ tartışmalarının seçim döneminin yaklaşmasıyla, sürecin Türk tarafındaki zayıf özneleri gözünde aciliyet teşkil eden bir durum haline gelmesi görüşmeleri sıklaştırdı. Velhasıl, uzunluğu on beş seneye yaklaşan bir süredir istisnasız her seçim öncesinde ne gerçekleşmişse, bir benzerine daha şahit olduk: Kürt hareketinin tek ve meşru temsilcisinin orantısız (bu orantısızlık halinin yadırganacak bir tarafı yoktur) gücü etrafında öbekleşen Türkiye solunun yasal temsilcileri. Seçimlerde ortaya konulması yolunda ön-anlaşmanın sağlandığı beraberliğin, sürecin ilerleye aşamalarında bir çatı partisiyle sonuçlanıp sonuçlanamayacağı meçhul; sonuçlandığı takdirde bunun ne anlamlara gelebileceği konusunda ise az çok fikir yürütebiliriz sanıyorum.

Türkiye solunun; Kürdistan hareketinin 1980’lerin ortasında yaslandığı ve önderliğinin ideolojik yönelimini olumlu anlamda etkileyen proleter-köylü tabanına sunduğu devrimci alternatifi algılamak ve doğru adlandırarak cephe müttefiki olma yönünde gösterdiği beceriksizliğin/geç-kalmışlığın faturası ağır oldu. Türkiye devrimcileri, PKK’yı ‘küçük burjuva radikalizmi’ biçiminde adlandıradursun, PKK Kürt burjuvazisi ve emperyal odakların bölge siyasetindeki konumlanmalarına yaslandığı müddetçe meşruiyetini genişleterek anlamlı bir yasal temsil olanağına kavuştu, siyasi söyleminin barındırdığı sivri uçları törpüledi ve ancak bundan sonradır ki, ‘bizimkiler’ Fırat’ın doğusunda başgösteren hareketin nimetlerinin farkına varabildi. Türkiye solu, doğru zamanda yanlış yerdeydi; yanlış bir zamanda ise doğru pozisyonda kalmayı bir kez daha beceremedi. Fırat’ın doğusu için PKK ve yurtsever hareketin kültüralizmle sınırlanmış uzlaşmacı pozisyonuna terkedilmekten başka çare kalmamıştı. Bu noktada, sahiden de Türk solu için bölge siyasetini etkileme hususunda yapılabilecek pek bir şey kaldığını söylemek mümkün değilse de, hareketin neredeyse bütün çevrelerine sirayet etmiş olan samimiyetsizliği teslim etmek ahlaki ve politik bir görevdir. Varılan noktada; Kürt ulusal sorunu, üzerine oturduğu sınıfsal ekseni hareketin dinamiği içerisinde kaybetmiş olmasına rağmen, Türk tarafından direnişin öznelerine destek verilmeye pekala devam edilebilir. Fakat sosyalist olma iddiasındaki her özne, meselenin unutulan özüne bir şekilde atıfta bulunmak zorundadır. Meselenin göbeğinde -tıpkı otuz yıl önce olduğu gibi bugün de-, burjuva devrimin yüz yıla yaklaşan yakın tarihi süresince kapitalist üretim ilişkilerine teğellenerek dönüşen ve kapitalist bir nitelik kazanan geleneksel toprak rejimine mahkum küçük üretici ve tarım işçisi ile kente tutunmaya çalışan küçük burjuva ve işsiz ordusunun, yalnız kapitalistleşen Kürt aristokrasisi tarafından değil, semiren Kürt burjuvazisi ve Kürdistan’ın ucuz emek pazarını sömüren Türk sermayesi tarafından sokulduğu devamlı yoksulluk ve artan göreli yoksulluk çemberi bulunmaktadır. Kürt sorununun sınıfsal temelinin kitlelerin siyasi dinamizmi nezdinde silikleştiği bu dönemde Türk solu; ulusal sorunun, Kürt emekçilerinin lehine sayılabilecek bir şekilde üstesinden gelinmesi olasılığının kaybolmuş olmasına karşın meseleye dair çözümsüzlük halinin devam ettiğini vurgulayıp; şu durumda Türk tarafına düşenin sorunun şu ve ya bu biçimde çözülmesi yolunda yurtsever harekete destek çıkmak olduğunu ortaya koyabilir -en azından ahlaki bir sorumluluğu yerine getirmek adına koymalıdır. Kürt hareketinin ‘kültürel haklar’ ve ‘demokratik cumhuriyet’ çizgisine çektiği mücadele çizgisine müdahale etme şansı, atı alanın Üsküdar’ı çoktan geçtiği şu durumda kesinlikle bulunmayan Türkiye sosyalistlerine düşen, ancak, doğuda süren harekete kimi önemli şerhler koyarak destek bildirmek yahut şoven bir söyleme kaçmamaya özen göstererek kirli savaşın iki tarafını da dışardan eleştirmek olabilir. Türk solu cephesinde yıllardır şahit olmaya devam ettiğimiz durum ise, ulusal sorunun sınıfsal karakterine dair mutlak bir sessizliğin ötesinde, müthiş bir kuyrukçuluk siyasetidir. Şahit olduğumuz, ilkesizlik ve ciddiyetsizlikle elele giden ideolojik çöküntünün görünümlerinden biridir. Kürt hareketine dönem dönem yapılagelen ‘emekçileşme’ çağrılarının ise, yurtsever hareketin 90’lı yılların başında geçirmeye başladığı yapısal dönüşüm göz önünde bulundurulduğu takdirde, beyhude bir sesleniş olmaktan öte bir nitelik taşımadığı anlaşılacaktır.

Çatı partisi fikrinin, bileşenlerinin siyaseten kendilerini konumlandırdıkları pozisyonların birbirleriyle keskin çelişkiler doğurabilecek niteliğinden azade olarak, öz itibarıyla kimi problemleri var. Benden daha yetkin ve öz şekilde ifade edebildiği için, sözü ÖDP’nin içindeki Sosyalist Emek Hareketi’nden Kenan Kalyon’a bırakıyorum; kendisiyle geçtiğimiz yaz yapılan bir gazete röportajından:


Çatı partisi önerilerine nasıl yaklaşıyorsunuz?
Öneriye gelince, bir örgütsel model olarak “çatı partisi”nin uygulanabilir bir model olup olmadığı ikincil bir konudur. Önemli olan önerinin esası, çatı partisine yüklenen misyon ve teklif edilen programatik zemindir. Önerinin esası veya “ruhu” ise sorunludur, yanılsamalara dayanmaktadır ve tabiri caizse boğayı boynuzundan kavramamaktadır.

Nedir bunun nedenleri?
En önemli neden önerinin toplumsal-sınıfsal zeminlerinden koparılmış bir “siyasi demokrasicilik” ufku içinde kalmasıdır. Bu bakımdan, yukarıda Türkiye solunu tasnif ederken sıralanan ikinci eğilime denk düşmektedir. Önce ve öncelikle siyasi demokrasiyi kazanma taktiği neden yanılsama olsun denebilir. Liberalleri ve soldan liberalizme ilticalar nedeniyle bizim uydurduğumuz bir tabirle “sol-liberal”leri durmaksızın açmaza düşüren bir fantezi var: İktisadi liberalizmle siyasi liberalizm veya demokrasinin genişliği arasında bir karşılıklı gerektirme ya da simetri ilişkisi olduğu fantezisi. Oysa kapitalizmin tarihi tekrar tekrar tersine bir ilişkiye tanıklık ediyor. Yani emekçi halk ve ezilenler iktisadi liberalizme set çektiği ölçüde demokrasinin sınırlarını gerçekten genişletebilir. İşte öneri, bu asimetrik ilişkiyi görmediği için bir yanılsamaya dayanmaktadır. İkinci neden, münhasıran Kürt hareketini ilgilendiriyor. Türkiye solu halen çok sınırlı bir temsil kabiliyetine sahip olduğu bugünkü koşullarda, onunla “stratejik ortaklık” ne yazık ki doğrudan doğruya Batı’daki emekçilerin sempati ve desteğini kazanmak anlamına gelmiyor. Türkiye solu kendi temsil kabiliyetini yükseltmedikçe ve siyasal bir işçi hareketi sahnede yerini alıp denklemi değiştirmedikçe, bunu yapar veya yapamaz ayrı bir mesele ama, “Türkiyelileşme” konusu Kürt hareketinin bir iç dönüşüm geçirmesine bağlıdır: Sadece bir ulusal hareket olmakla yetinmeyip aynı zamanda bir “sosyal hareket” olmak. Konu son derece hassas, malum “ulusal birlik” bir ulusal hareketin varlık nedenlerinden biridir. Ama çok büyük ölçüde “proleter bir ulus” söz konusuysa, bazen sosyal bir hareket haline gelememek aslında ulusal birliği de yitirmek anlamına gelebilir. Kısmen ilkiyle ilgili üçüncü neden, önerinin Türkiye’deki rejim içi kutuplaşmayı hafife alan bir toptancı gerekçeye dayanmasıdır: Aralarındaki nüanslar ne olursa olsun, karşımızda tek bir çatıdan yönetilen bir egemen blok vardır; bunun karşısına kendi çatı partimizi dikelim!... Genelkurmayla AKP arasındaki mutabakattan ve Kürt coğrafyasından bakıldığında kısmen haklı ve ilk bakışta daha radikal görülebilecek bu toptancılık, daha dikkatli bir gözle irdelendiğinde, aslında ciddi bir zaafla maluldür: Fiilen var olan düzen içi kutuplaşmanın taraflarına karşı doğru bir mesafe tayin edememek ve demokrat gözükenin sahteliğini göstererek onun soluna yerleşmek.

Kısacası, “çatı partisi” önerisinin esası sorunludur ve öneriyi ortaya atanların eleştirilere kulak vermelerinde sayısız fayda vardır.

January 06, 2009

Aydınlanmacı Olmayan Bir Sol Tahayyül Üzerine

Teori ve Politika dizisi, kendini Türkiye devrimci hareketini aynı anda hem yanına hem de karşısına alma biçiminde somutlaşan konumlandırışı, akademizme dalmaktan imtina eden Marksist ve mütevazı kimliğini korumakta ısrarlı üslubu ile direngenliği şeklinde özetlenebilecek sebeplerle bir kaç yıldır takibe aldığım yayınlar arasında. Takip ediyor olmamın bir diğer önemli nedeni ise, sahip oldukları ve görece ‘soluma’ denk düşen konumlarının üzerimde daimi suretle bir ‘pozitif tedirginlik’ yaratmasıdır. Savunduğum siyaset ve devrim perspektifinin geçerliliğini devamlı olarak sorgulamaya ve yeniden şekillendirmeye iten bu türden bir sol düşünsel zemin arayışı, kendi ‘sol’umu bulmam ve Marksizm’i yeniden ve yeniden yorumlamam konularında beni tetikte tutmaktadır. Dizinin; Hayata Dönüş Operasyonu’ndan günümüze uzanan, Türkiye topraklarındaki devrimci hareketin sönümlenmesi ihtimalini ortaya koyması bakımından Melik Kara tarafından ‘Post-Devrimcilik Dönemi’ olarak adlandırdığı evre ve bu yeni ve özgün olduğu iddia edilen evreden çıkış yollarının tartışıldığı 2007 Yazı’ndan 2008 sonuna uzanan ayağının esas halkasını teşkil eden tartışmanın üzerimde az önce bahsettiğim türde etkileri ve zihnimde canlandırdığı sorular oldu. Her yönden hayırlı nitelikte olan bu kişisel reaksiyonun ilk olumlu kısmı, Teori ve Politika dizisinin genelinde çeşitli nüvelerini farkedebilmiş olmama rağmen son sayılarına değin böylesi ‘tok’ ve net bir biçimde formüle edilmemiş olan, dizinin Marksizm’in ‘ontolojik bütünlüğü’nü meydana getiren ‘teori-politika-pratik’ üçlüsü hususunda savunduğu ve Türkiye devrimci hareketinin dünü-bugünü-ve-geleceğinin tasvir-tahlil-ve-tahayyülüne yönelik dolaysız implikasyonları olacak tutumun çarpıcı kimyasını keşfetmem oldu. Bu kimyanın bileşenlerinin net ve öz şekilde ortaya konması, aynı ontolojik bütünlüğe dair sahip olduğum ve Kara tarafından ‘işçici-sosyalizmci’/Aydınlanmacı olarak nitelendirilebilecek kişisel konumlanışımı sarsmasa dahi, beni, bu konumlanışı bir kez daha sorgulamaya ve bu pozisyonun teorik ve pratik geçerliliğini bir kez daha aramaya ittiğini söyleyebilirim. Zihnimde canlanan düşünce ve soruları ise kabaca özetlemeye çalışacağım:

Aydınlanma evreninin -hırçın ve asi de olsa en nihayetinde ‘çocuğu’ olan Marksizm’in, dünyanın pek çok coğrafyasında dünyayı klasik Marksizm’in felsefi-politik yönelimleriyle şekillenmiş bir gözle gören ve yolunu Marksist nitelikte olduğu iddiasındaki bir rotayla tayin eden yüzlerce siyasal hareketin üzerine yükseldiği düşünsel zemini oluşturan Aydınlanma düşüncesinden -Teori ve Politika dizisinin güncel politik gelişmeler karşısında elzem gördüğü- kopuşu, benim görebildiğim kadarıyla, biri hal-i hazırda dizinin son bölümleri tarafından anahatları çizilmiş olan iki istikamete işaret etmekte: Bunlardan ilki; Teori ve Politika’nın, Marksist siyaset ve devrim kuramının işçi sınıfına sunduğu ‘ontolojik ayrıcalığın’, bu ayrıcalığın ‘Marksizmin tarihsel doğuş koşulları’nın belirleyiciliğine atfedilerek geçersiz kılınması ile özellikle Türkiye örneği üzerinden tartışacak olursak Türkiye burjuvazisinin sınıfsal egemenliği üzerinde yükselmekle birlikte bu egemenliği pekiştiren tüm üstyapı kurumlarıyla beraber ‘laik burjuva cumhuriyet’in kendisinin tarihsel anlamda ilerici pozisyonunu reddi üzerinden kurguladığı teorik pozisyondur. Türkiye topraklarında TKİP örneğinde billurlaştığını söyleyebileceğim ‘işçici’ kavrayış ile en tutarlı biçimde TKP’nin temsil ettiği konusunda şüphe duymamıza gerek olmayan ‘korumacı-aşmacı’ yaklaşımın aşılması, Teori ve Politika’nın kökünü sağlam bir bütünlüğe sahip olduğu reddedilemeyecek bir teorik pozisyondan alan güncel açılım çabasına göre, kendini Türkiye’nin özgün toplumsal formasyonu bağlamında Kemalizm tarafından temsil edildiği ve bahsi geçen örgütlerle sınırlı kalmayacak bir şekilde Türkiye devrimci hareketinin neredeyse bütününe bu dolayım vasıtasıyla sirayet ettiği savlanan Aydınlanma düşüncesinin bütüncül reddi yoluyla sağlanacaktır. Bu red, az önce belirttiğim ‘işçi sınıfının ontolojik ayrıcalığının geçersiz kılınması’na ve ‘burjuva üstyapı kurumlarının göreli manada ileri konumunun reddi’ne ek olarak Aydınlanmacı hümanizm ve akılcılığın Marksist hareketlere bulaştırdığı iddia edilen ‘ilkeli siyaset fetişi’ ve ‘yığınların sosyalist bilince erişmesi yoluyla devrime ilerlenmesi fikri’nin reddini de içerecektir. Türkiye’de, kılavuz olarak Marksizm’i bellemiş devrimci bir hareketin Kürdistan yurtsever hareketi ve Kara tarafından nitelendiği üzere ‘dünyasal İslamcı hareketin devrimci dinamikleri’ne eklemlenerek bunlarla beraber bu dinamiklere tutunmuş yığınları dönüştürmesi ve başat bir siyasi güç olarak iktidara ve sosyalist kurtuluşa uzanması, ancak işçi sınıfı devrimciliği ve ‘korumacı-aşmacı devrimcilik’ gibi Marksizm’in kurucu koşullarının tarafından belirlendiği iddia edilen arkaik ve hareketlere eklemlendiği sürece skolastik bir nitelik taşımaya başlayan devrim perspektifi ile Aydınlanmacı ülkülerin biçimlendirdiği güncel siyasi konumlanış tarzlarından arınarak gerçekleşebilecektir. Aydınlanma düşüncesinin ve değerlerinin bütüncül reddinin işaret ettiği ikinci istikamet ise, kendini yalnızca rasyonalitenin, ‘şeylerin tarihsel niteliğinin’ ve her türlü toplumsal olay örgüsünün bileşenleri arasında köklerinin maddi bir temelde aranması gereken bir nedensellik ilişkisi olduğu ön kabulunun reddi üzerinden tanımlamakla kalmayıp, iç-disiplin ve örgütlülük esası ekseninde hareket eden siyasal hareketlerin her çeşidini redde kadar varan; insanların insan yapıtı nesnelerle ilişkiye geçerek yarattığı tarihsel devinimin, dünyevi bir irade tarafından gerçekleşmesine yol açılabilecek niteliksel kopuşlarla ‘ileri’ye ve ‘daha iyi’ye doğru hareketine devam edebileceği düşüncesini terk etmiş bulunan ruh hali evreni ve buna eşlik eden (bunu yaratan değil) akademik-siyasi-felsefi konformizmdir. Bu türden bir konformizm biçiminde tezahür eden Kıta avrupası ve Anglo-Sakson toplumsal bilimler akademesi menşeili bu ideolojik yapılanış ana hatlarıyla kaba bir şekilde ifade edilecek olursa; toplumsal yapıların ezeli ve ebedi niteliğine, 20. yüzyıl kapitalizminin kontrol ve denetleme hususundaki ‘ihtisaslaşması’na (bu noktada Althusser ve Frankfurt Okulu’nu hatırlayalım), kapitalizmin esneklik ve kendini dönüştürme potansiyelinin ulaştığı güce yapılan yoğun vurgu gibi bir belirleyici eksen üzerine yükselmekte. Böylesi bir ‘metafizik sosyoloji’nin yönelimleri doğrultusunda ‘tasvir’ etmeye eğileceği alanlar muazzam bir çeşitlilik sunsa da (kültürel çalışmalar alanının eğildiği uçsuz bucaksız ‘çöl’e bakmak yeterlidir), seferber ettiği melezleştirilmiş kavramsal çerçevenin dünyayı açıklama hususunda yaratttığı kafa karışıklığı ve içinde debelendiği akademik-entelektüel skolastisizmin, kitlelere ‘dünyanın bilincine vararak dünyayı değiştirme’ yolunda sunduğu potansiyelin güdüklüğü ortadadır. “İlerleme safsatadan ibarettir; yanılan yalnızca burjuva ideologları değil, sosyalist vaizler de aynı dertten muzdariptir!”

Aydınlanmacılığın ve bunun ürünü olan ilerleme vurgusunun reddi ekseninde biçimlenen iki istikametten ikincisi herhangi bir toplumsal altüst oluş kapısını vaad ve vaaz etmezken, Teori ve Politika’nın işaret ettiği ilk yönelimin Marksizm’in devrimci kimliğine yaptığı vurgu açık biçimde ortadadır. Aynı şekilde Teori ve Politika’ tarafından çerçevesi çizilen ‘ezilenlerin Marksizmi’ yorumunun, ezilen yığınların toplumsal gerçekliği dönüştürme potansiyeline yüklediği anlam ve nitelikle, gerek teorik soyutlama düzeyinde, gerekse güncel politik hareketlere eğilim açısında değerlendirildiğinde toplumsal yapıların niteliksel olarak şu ve ya bu biçimde değişimine açık kapı bırakmayan ikinci yönelimden büyük farklılıklar gösterdiği açıktır. Ne var ki, tıpkı Kara’nın ifade ettiği gibi, ‘hiçbir devrimin muzaffer yürüyüşünü garanti edecek önsel teorik-politik pozisyonlara sahip olması mümkün değil’se de, dünya işçi sınıfı ve pek çok ara tabakanın sosyalist hareketlerin 19 ve 20. yüzyıllara yayılan prestijli hegemonyasından uzaklaşarak dinsel fanatizm ve şoven milliyetçiliğe engellenemez izlenimi veren kayışı karşısında klasik Marksist felsefe, tarih ve devrim teorisinin üzerine yükseldiği ‘Aufhebung’ prensibinden vazgeçerek, bunun yerine ‘ezilenlerin anti-hümanizminin getireceği total yıkım’ türünden, tıpkı bahsi geçen post-modernist eğilim şeklinde tezahür eden çaresizliğin bir başka görünümü olan bir taktik (“taktik, geçmişine ve geleceğine, ve dolayısıyla gününe hakim bir öznenin yalın işlemi değil, dünyanın bir ontolojik zeminde ‘yeniden kurulduğu’ momenttir”) geçirmenin kabul edilemez olduğunu görüyorum. Bir tanesi toplumların geleceğini, olsa olsa ‘daha fazla demokratik açılım’ için amansız ve toplumsal formasyon nezdinde niteliksel bir değişime tekabül etmeyecek bir ‘sürekli savaş’a zincirleyen; bir diğeri ise burjuva uygarlığın nimetleri olarak adlandırılması olası tüm kurum ve ülküleri elinin tersiyle iten; iki farklı noktadan gelerek iki farklı istikameti gösteren bu iki türden Aydınlanmacılığın reddi perspektifinin buluştukları payda ‘içererek aşma’ prensibinin yokluğudur. Bir tanesinde, bu Aufheben eyleminin yokluğu, ‘nihai kurtuluş’ ereğinin imkansızlığı fikri ve burjuva toplumundaki adaletin namevcudiyeti halinin siyasi eylem kanalıyla tatmin edilerek mevcudiyete erdilebilir bir toplumsal gerçeklik olabileceği ihtimalinin reddinden kaynaklanırken; Teori ve Politika dizisinin son sayısında net biçimde ortaya konmuş vaziyetteki Aydınlanma-karşıtlığında göze çarpan Aufhebung yokluğu, işçi sınıfının bahsi geçen kaymasının yarattığı muazzam çaresizlik halinden kökünü almaktadır. Peki tüm bunlar devrimci hareketin bugünü ve Teori ve Politika tarafından tasarlanmaya başlanan olası geleceğine dair ne anlatıyor?

Meseleyi somutlaştırarak konuşmak gerekirse; devrimci bir örgütün, burjuva ideolojinin yansımalarından biri olan ‘insan hakları’ çerçevesinde çizilen temel ilkeler doğrultusunda savaşmasının mümkün olmadığı açık olmasına açık, fakat; madem tartışmamızı iktidar yolunun önceliğini temel alarak konuşuyoruz, o halde soralım: Burjuvaziden devralınarak ‘tamamına erdirelecek’ tüm ‘ilerleme’ perspektiflerinin reddedildiği bir gelecekte insan yaşamının sorgusuz ve sualsiz sona erdirilemeyeceğine dair bir inancımızı da mı yok etmiş halde olacağız? Kuşkusuz, örgütlü savaşımızda liberal demokrat ilkeleri pusula edinmiyoruz; peki ya ezilenlerin iktidarının gerçekleştiği geleceğin toplumu, ‘demokrasi’ perspektifini bütünüyle yitirmiş bir siyasi topluluk durumuna mı gelecektir? ‘Doğaüstü olduğu varsayılan bir varlığa taptığını söyleyenlerin aramızda işi yok’ diyecek değiliz; fakat ezilenlerin iktidarının, göksel dogmaların yarattığı karanlığın kökünü kazımak için herhangi bir faaliyet yürütmesinin yersiz olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bildiğimiz ve kullanageldiğimiz anlamıyla, ‘gerçekliğin, içiçe geçmiş tarihsel ve güncel kaynaklarından beslenen yanlış ve özneye yabancılaşmış bilinci’ olan ideolojinin maddi köklerini yok etmek gibi bir hedefimiz olmayacak mı? Yargılı infaz, ‘kendini-yönetme’, teknolojinin planlı ve ‘insani’ kullanımı yoluyla ‘ilerleme’ ve gerçekleğin sınıflı toplumların prizmasından geçerek uğradığı kırılmanın koşullarını bertaraf etme: Aydınlanmanın büyüme bozukluğu gösteren bu gariban çocukları, hala insanlığın ufkunu teşkil etmektedir.

Kuşkusuz; ezilenlerin barbarlığının yalnızca burjuva siyasi rejimlerini değil, rejimlerin ve devlet mekanizmalarının her türlüsünü yerle bir etme potansiyeline sahip olduğu açıktır. Aynı şekilde, Türkiye devrimci hareketinin hatrı sayılır büyüklükte bir kesimi tarafından ‘küçük burjuva radikalizmi’ olarak adlandırılarak cüretkarca küçümsenen Devrimci Sol ve Parti-Cephe geleneğinin, 1985 sonrası dönemde yığınları mobilize edebilme konusunda ‘işçici/sosyalizmci’ pek çok çevreden kat be kat daha etkili olabildiği gerçeği yadsınamaz. Bu noktada, işçi sınıfı devrimciliğinin şaşmaz yolunda ilerlediğini iddia etmesine rağmen on yıllardır bir arpa boyundan öteye yol katedememiş örgütlerin, yüzünü “faşizmin ve gericiliğin ellerine terk edilmiş” yığınlara da dönmesi elzemdir. Fakat Aydınlanmacılığın bütüncül reddi mi? Orada durmamız gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda, Garbis Altınoğlu’nun dizinin son ayağında hatırlattığı Kızıl Khmer örneği çarpıcıdır.

Önümüze yerleştirdiğimiz somut iktidar perspektifinin işaret ettiği yolda, isyan etme ve şiddet uygulamanın kaçınılmazlığının bilincinde ancak bu vesaitin ikisini de amaçsallaştırmadan, yersiz bir biçimde yüceltmeden kaçınarak ve her iki vasıtanın Türkiye’nin dönüşerek sahip olması muhtemel devrimci durumu devrime yönelmiş bir yola yerleştirme hususunda sahip olabileceği önemi abartmadan ilerlenmediği takdirde varma ihtimalimiz olan noktanın bilinci ve Melik Kara’nın iki ihtimalli biçimde formüle ettiği denklemi; ister proleter sınıfa mensup, ister küçük burjuva kökenli olsun, tüm sosyalistlerin kendisine sorması gerektiğine inandığım şu sorunun doğumuna yol açıyor: Hümanizmin çoklukla bir yalandan öteye gitmediği kokuşmuş ve barbar burjuva toplumunun zehirli havasını solumaya devam mı; yok eğer ‘buna bir son vermeli’ ise, alternatifimiz, bu miadı dolmuş düzeni yıkan sosyalist anti-hümanizmin ayakları üzerinde yükselecek barbarlık rejimi mi? Bu soruyu cevaplama aşamasında, ne, şu durumda kaybedecek ne kadar şeyiniz olduğunun belirleyici nitelikte olduğunu söylememe gerek var; ne de Teori ve Politika’nın bize sunduklarından başka bir seçeneğimiz kalıp kalmadığını söylememe.

January 04, 2009

1949, Magnitogorsk, SSCB --- Sovyet Metal İşçileri --- © Yevgeny Khaldei/CORBIS


December 24, 2008

Nedenselliğin Reddinin Eleştirisine Katkı - I

Bugün, düşüncelerimin bireysel tarihini geriye dönüşlü bir perspektif içinde ele aldığımda farkediyorum ki; okulun sunduğu imkanlar dahilinde, dünün ve günün değişik kollardan tasvirlerini inceleme yoluyla güncel olanı tarihselliği içinde tahlil etme imkanına sahip olabileceğim fikri ve ümidi, üniversiteye girdiğim dönemde oldukça canlıydı -henüz şekillenme sürecinin başlangıcındaki bir cenin formunda olsa da. Bu fikir ve ümidin bu vakte kadarki tarihi, bu düşüncenin, sosyal bilimler akademisinin elverişsiz atmosferi dolayısıyla sönümlenmesiyle eş zamanlı olarak bu yöndeki bir ihtiyaç ve dinmeyen bir heyecanın şiddetlenmesinin; hayal kırıklığı ve direncin elele beslediği bir öfkenin kendi zeminine harç dökmesinin tarihidir. Öyle sanıyorum ki bu sürecin sembolik önem taşıyan dönemeçlerinden biri, bundan bir kaç sene önce alıyor olduğum 'Hukuk ve Toplum' isimli bir derste, eğitmenin, okuduğumuz bir makale üzerinden Ispanya'daki iş yasalarının dikta-sonrası dönemde uğradığı dönüşümün tarihini incelerken gözüme çarpıveren dersi ve konuyu işleyiş tarzına yönelttiğim geniş kapsamlı tepkiye aldığım silkindirici cevap oldu: "Iyi güzel diyorsun da, illa her şeyin bir nedensellik bağlamına oturtulmasına ne gerek var?" Bahsi geçen yasaların kökünün, seçilmiş İspanyol hükümetinin içine girmiş bulunduğu Avrupa Birliği içtihatına uyumluluk süreci ve aynı dönemde dünyanın dört bir yanında güçlenmeye başlayan neoklasik iktisat rüzgarda aranması gerektiğini belirten itirazlarıma aldığım bu cevap konunun özgüllüğünü aşan, bilimin özüne ilişkin bütüncül bir yaklaşımın işaretlerinden biri olduğunu sezmiştim. Modern sosyal bilimin üzerine yükseldiği tarihi ve düşünümsel mirasın kökten reddine işaret eden bu yaklaşımın eleştirisine minik bir katkı olması ümidiyle konuyla ilgili ilerleyen günlerde geveleyeceğim..

December 19, 2008

19 Aralık'a Dair Tek Bir Not Daha ve Sonbahar

Filmden çıkalı iki saati geçmiş; alışveriş merkezinin renkli vitrinleri ve kesilmeyen müziğinin, bilgisayar ekranının aptallaştırıcı ışığının kendilerinden bekleneni yapmaları, "sinemadan çıkmış insan"ı çoktan öldürmüş olmaları gerekirdi, öyle değil mi? Şu kelimeleri yazmaya oturmadan önce kilometrelerce yol teptim; onlarca uyaranla boğuştum şu uzun iki saatte. Fakat tıpkı karanlık salonda doğmuş olduğum ilk an gibi dipdiriyim; sinemadan çıkmış insanım -ilk defa tecrübe ediyorum bu seziş biçimini; bundandır anlatmaya duyduğum susuzluk. Madem ilk defa tecrübe ediyorum böylesini, daha evvel yapmadığımı yapıp, 'Sonbahar'ı, tanış olduğum emsallerinin erişemeyeceği bir zirveye yerleştiriverdim zihnimde. 19 Aralık 2008'i kaydettim köşeye, Sonbahar'ı soluyuşumun dönümüdür bu, diyebileyim diye. Özcan Alper'in yaratısıyla ruhumu biraz daha yücelterek büyüdüm bu gece. Yücelen ruhun bedenimin çeperlerine yaptığı baskıyla güçlendim ve de. Sonbahar'ı hissediş ve kavrayışımın bu gücü, kökünü, hiç kuşku yok ki, 'daha iyi ve daha ileride' olanın bilgisinin yüreğim ve aç zihnimi devamlı itiyor olduğu gerçeğinden alıyor. Bu itkinin yokluğunda, ne kara kargaların ötüşü, bu gece olduğu gibi paramparça ederdi dört bir yanımı; ne de 19 Aralık 2000 ve ertesinde katledilen, örselenen devrimcileri bugünkü kısacık yazımın renksizliğinde boğarak görünmez hale getirmiş olabileceğim düşüncesi saplanırdı fikrime.

Boğulduğun o gri yalnızlıktan seni kucaklayarak yaşama çekmek; senden ve senin gibi binlerden çalınanları telafi edebilmen için koluna girmek, beraber yürümek istedim Yusuf. Sessiz sesine ses, zalimce kestikleri nefesine nefes katabilmek için yanında olacağım Yusuf. Beraber yürüyeceğiz nice karlı yolu.

Hasretle öpüyorum ölümsüz kardeşim.

19 Aralık'a Dair Bir Kaç Not ve NHMBA

Bugün 19 Aralık 2008; yurdun dört bir yanındaki cezaevlerinde eşzamanlı olarak gerçekleştirilen katliamın sekizinci yıldönümü. Üzerinden geçen sekiz yılın ardından, katliamın, devlet nezdinde kimi geçici/dönemsel, kimisi ise Türkiye'deki cılız devrimci inisiyatifin yasadışı kanatlarının varlığı sözkonusu olduğunda 'hayati' nitelikte önem arzedebilecek kazanımlar sağladığını; aradan geçen zamanın verdiği serinkanlı duruş ve geniş görüş açısı yardımıyla görebiliyoruz. Donanmış olduğu güçlü ideolojik ve maddi cephaneliğin, geride bıraktığımız süreçte devlete, cezaevleri hukukundaki yapısal dönüşümleri gerçekleştirme hususunda sağladığı müthiş yardım gözardı edilemez. Bu süreç boyunca; hal-i hazırda aktif saldırı durumundan, cezaevleri sınırları dahilinde pasif direnişe geçmiş bulunan ve başlarını Parti-Cephe'nin çektiği irili ufaklı pek çok yasadışı komünist örgüt/parti/çevrenin seferber ettiği ve kamunun dikkatini celbeden direnme taktiklerinin, bahsi geçen yapısal dönüşümlerin tamamlanması yoluyla gözden ırak hale getirilmesi ve nihayetinde sönümlenmelerini hızlandırma işlemi başarıya ulaşmıştır. Tecrit hücrelerine doğru evrilen dönüşüm gerçekleştirilmiş; ölüm oruçları, yaygın medyanın kapsama alanının dışına itilmiştir. F-Tipi tecritin, cezaevlerinin 19 Aralık-öncesi yapısı ve içine girilmiş bulunan pasif direniş dönemi vasıtalarıyla toparlanma girişimlerini hızlandırmış olan örgütlerin yaşam damarlarını kestiği açıktır. Tecritin 19 Aralık sonrasında yaygınlaşması, yalnızca bahsi geçen örgütlerin varlığına bu hayati nitelikteki darbeyi vurması nedeniyle değil; aynı zamanda Türkiye'deki miadını çoktan tüketmiş olmasına rağmen halen yaşam emareleri göstermeye devam ediyor olan küçük burjuva radikal oluşumların, Türkiye komünist hareketindeki başat konumunu kaybetmesini simgelemesi açısından anlamlıdır. Kadrolarını 'öncü savaş', 'PASS', 'III. Bunalım Dönemi' gibi 'tarih-öncesinden kalma' sayılabilecek kısır teorik mamalar ve kahramanlık menkıbeleri ile besleyen bu oluşumların yurtttaki kadro kaynakları ve geleneksel kadro eğitimi yöntemlerini kurutan cezaevlerindeki yapısal dönüşüm; sınıfsal kökünü büyük ölçüde kaybetmesine karşın yapay ve toplumsal gerçekliğe denk düşmeyen yollarla varlığını sürdürmeye devam eden küçük burjuva devrimcisi hareketlerin Türkiye devrimi tarihinde oynadığı öncü rolle tanımlanan uzun bir dönemi kapatması yönünden değerlendirildiğinde anlamını bulacaktır.

Yarın 20 Aralık 2008; Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi'nin açılış günü. Türkiye devrimci hareketinin bilimsel sosyalizmle bağını ve işçi sınıfı vurgusunu güçlendirmesi yolunda sağlam bir adım olması umuduyla..

Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nin Kadın ve Aile Politikaları Üzerine Bir Deneme (Bölüm I, 1917-1921)


SOVYETLER BİRLİĞİ KOMÜNİST PARTİSİ’NİN[1] KADIN VE AİLE POLİTİKALARI (1917-1936)

1917 Ekim Devrimi ile Rusya’da inşasına başlanan yeni rejim ve yeni toplum düzeninin, süreklilik ve kopuş içeren unsurların bütünlük içindeki karşılıklı etkileşimi çerçevesinde ilerleyen tarihin tanık olduğu, bütünüyle iradi insan eylemi eliyle var edilen en görkemli politik ve ekonomik altüst oluşlardan birine işaret ettiği açıktır. Niceliksel anlamdaki büyüklüğü ve gelişmişliği sayesinde kolektif insan eylemliliğinin toplumsal yapılar nezdinde niteliksel bir dönüşümü gerçekleştirme olanaklarına sahip olması gibi moderniteye özgü bir özellik nedeniyle, kendini önceleyen burjuva devrimleri ile ortak bir ‘biyolojik’ köke sahip olsa dahi, Ekim Devrimi, sarmal halinde birbirinin üzerine yükselen ve insan eylemliliği ile yapının birbirinden koparılamaz biraradalığını içeren tarihsel gelişim aşamalarının hiçbir döneminde rastlanmamış bir kimliğe haizdir: Amaçlanan; devrimsel dönüşümün, yalnızca ‘vurduğu’ üstyapı kurumlarını başkalarıyla değiştirmesi değil, insani varoluşun özünü belirleyen toplumsal üretimin, insanın ‘kendini gerçekleştirmesi’ yolunda olanaklı kıldığı potansiyelin üzerine tıpkı bir tül perde gibi örtüldüğü müddetçe bu potansiyelin aktüalize edilmesini imkansız kılan tüm üstyapısal kurumların bütünüyle ilga edilmesiydi. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ni, Bolşevik iktidarının ‘radikal dönemi’ olarak adlandırılabilecek 1920’li yıllarda[2] aile kurumunun ‘tasfiyesi’ hedefine yönlendirilen yasal ve yapısal düzenlemeleri bu bilgi ışığında değerlendirmek gerekmektedir. Burada, üzerine geniş bir literatür bulunan, ‘SBKP’nin Kadın ve Aile Politikaları’ konusuna yalnızca yüzeysel bir şekilde eğilmekle yetineceğim. SSCB’nin İkinci Dünya Savaşı ve bunu takip eden yaklaşık elli yıllık tarihinde, kadın ve aile meselesine nasıl yaklaştığı meselesinin kapsamının, başlı başına oldukça büyük olması nedeniyle, çalışmamın (ve ilgimin) tarihsel sınırları Ekim Devrimi ile Parti politikalarında dramatik bir dönüşü simgeleyen 1930’lu yılların ortası arasındadır. Bu çalışmanın aşmayı denemediği bir başka önemli sınır ise Rusya köylülüğü ve ele alıyor olduğum dönemde Sovyet toplumunun ezici çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimdeki egemen mülkiyet ilişkilerinin kadın sorunu bağlamında işaret ettiği dibi derin kuyu tarafından teşkil edilmektedir. Rusya köylülüğünün içinde yaşadığı ve kapitalizmin teğet geçtiği çok-aile merkezli kolektif toprak mülkiyeti hukukundan doğan kadının toplumsal konumu ve bu konum ile geleneksel patriyarkal yapı arasında, devrim-sonrası dönemde SBKP politikaları nedeniyle oluşan keskin çelişki konusunda söylenecek çok şey olmasına rağmen, şu vaziyette söyleyebilecek pek birşeyim olmamasından mütevellit, bahsedilen politikaların; kentçil, ücretli emek dünyasının içinde yahut kıyısında yaşayan kadınlar üzerindeki etkilerini ele almakla yetineceğim.

Çalışmanın kapsamı hakkında kimi bilgiler vermemin gerekli olduğunu düşünüyorum. B0lşevik retoriğin ‘kadınlık durumu’na ve bir toplumsal cinsiyet kodu olarak ‘kadın’a, ele alıyor olduğum dönemde iliştirdiği yeni (yahut eskiyle bir süreklilik ilişkisi içinde olan) toplumsal ve kültürel anlamlar, araştırma alanımın kısmen dışında kalıyor. Örneğin bu makalede, İç Savaş yıllarını kapsayan geçiş döneminde, ‘bir yoldaş figürü olarak kadın’ın ne yollarla ve ne tür bir biçimde kodlandığıyla ilgilenmiyorum. Aynı şekilde, ‘direngen ve üretken bir işçi olarak Sovyet kadını’ resminin hangi kültürel vasıtalar aracılığıyla biçimlendirildiği meselesi de yöneldiğim çerçevenin dışında kalıyor. Eminim ki bahsi geçen konularda, kültürel çalışmalar alanı dahilinde ve feminist kuramın yol göstericiliğinde yetkin çalışmalar yapılabilir. Benim ilerleyen sayfalarda yapmaya çalışacağım ise; Karl Marx, Friedrich Engels ve V.I. Lenin’in burjuva toplumdaki kadın ve aile sorununa, bu sorunun tarihi kökenlerine ve sosyalist biçimde örgütlenmiş bir toplumsal düzende sorunun nasıl bir şekle bürünüceğine ilişkin, uzun bir süre zarfında kaleme almış oldukları (1844 ile 1921 arasında kalan bir dönemden bahsediyorum) tezlerin bütünlüklü bir özeti ışığında yirminci yüzyılın ilk sosyalist devriminin gerçekleştirildiği topraklarda aynı soruna dair ne gibi uygulamalara girişildiğini tarihi ve zamandizinsel bir kavrayış içinde sunmaktır. Erken dönem Sovyet rejiminin hukukçuları ve Alexandra Kollontai gibi yüzyıl başının önemli kadın hareketi aktivist ve feminist ideologlarının, meseleyi ilgilendiren hususlarda öne sürdüğü açılımlar da, çalışmanın önemli bir parçasını oluşturacaktır. Amacım, Sovyet devriminin önder kadrolarının kadın ve aile sorununa yaklaşımlarının düşünsel köklerine nüfuz edebilmemizi sağlayacak bir teorik zeminin ana hatlarını oluşturmak ve 1917 ile 1930’lu yılların ortası arasında kalan dönemde Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin kadın ve aile politikalarını etkileyen kimi sosyal ve ekonomik faktörleri sıralayabilmektir. Dönemin kadın ve aile politikalarını şekillendiren yasal düzenlemelerin ne yönde olduklarını görebilmek için yararlandığım kaynakların tümü ikincil nitelikte olup[3]; bu politikaların içeriğini Sovyet tarihinin genel seyri ve Marksizm bağlamına yerleştirmek için faydalandığım metinlerin büyük bir çoğunluğu klasik Marksizm’in birincil kaynakları ile Bolşevik vizyonunu bizzat aydınlatması hasebiyle Lenin’in toplu eserlerinden alıntılanmıştır.

Bu inceleme sürecinde ele almış olduğum, Sovyetler Birliği ve SBKP tarihini konu eden ikincil metinlerin bir kısmına hakim olan keskin-ortodoks ‘Sovyetik’ yaklaşım ile bunun karşı ucunda yeraldığını söyleyebileceğim araştırma metinlerinin, Sovyet deneyiminin içinde bulunduğu özgül tarihsel bağlamın koşullandırmalarını hiçe sayan feminist “radikalizmi” arasında bir set oluşturmaya ve bu setin ardından düşünmeye gayret sarfettim. Buna göre; araştırmanın ilk bölümünde, Bolşevik iktidarın kadın ve aile sorununa yönelik pozisyonunun Marksist fikirsel kökenlerine değineceğim. Bu bölümde faydalanacağım eserler bütünüyle Marksizm’in 19. yüzyıldaki birincil kaynakları olacaktır. Bunu takiben ikinci büyük bölümde ise, 1917-öncesi dönemin Rusyası’nda kadının ve ailenin toplumsal konumundan kısaca bahsederek, Bolşevik iktidarın kadın ve aile sorununa yaklaşımının 1917 Güzü’nde sahip olduğu radikal kimliğinin, 1920’li yılların ortasından itibaren uğramaya başladığı dönüşümü ve 1930’lu yıllara gelindiğinde geçirdiği keskin dönüş yoluyla ‘gelenekselci’ olarak adlandırılabilecek bir çizgiye kayışını, ‘neden’leri ve ‘nasıl’ları ile inceliyor olacağım.


1. Klasik Marksizmin Kadın ve Aile Sorununu Kavrayışı

Ailenin kaldırılması! En radikal kişiler bile, komünistlerin bu utanç verici niyeti karşısında parlayıveriyorlar.”[4]

Marx ve Engels’in; burjuva toplumunun, onun tarihsel arkaplanını oluşturan ve içinden türediği sosyal ve ekonomik temeli işaret ederek, yaratmış olduğu düzeni sistematik bir eleştiriye tabi tutan ilk düşünürler olduğu iddia edilebilir. Engels’in, “uygarlaşmış toplumun hücre biçimi”[5] olarak nitelendirdiği ve “güçlü ile zayıf arasındaki ilişkiyi belirgin bir şekilde göstermesi”[6] nedeniyle, en genel tabiriyle, ‘uygarlığın nüvesi’ şeklinde adlandırılabilecek tek-eşli aile kurumunun 19. yüzyılda büründüğü spesifik formlardan biri olan ‘burjuva aile’nin eleştirisi ile Sanayi Devrimi’nin; üretimi, ev ve çevresinden fabrikalara taşımasının geleneksel aile formlarına vurduğu darbe ve kadının üretim süreçlerine bizatihi katılımının[7] kanallarını açmış olmasının ortaya çıkardığı yeni imkanlar ve çelişkiler, ikilinin kırk yıllık ortak çalışması süresinde inşa ettikleri bu bütünsel eleştirinin bir parçasını oluşturuyordu[8] -yine de klasik Marksizm’in birincil metinlerinin[9] ‘kadın ve aile’ meselesine yönelik, kökünü bilimsel verilerden alan bütüncül bir perspektif oluşturması için 19. yüzyılın son çeyreğine değin beklemek gerekecekti. Kapitalizmi önceleyen bir olgu olarak patriyarkanın ve patriyarkal aile kurumunun çeşitli biçimlerde eleştirisinin kökenlerine, Katolisizm’in aile anlayışının boşanmayı imkansız kılan yönüne saldırı formunda, ‘serbest aşk’ı savunan 13. ve 14. yüzyılın çeşitli dini sektlerinde rastlanabilir[10]. Bu türde patriyarka eleştirileri, Charles Fourier ve Robert Owen gibi ütopik sosyalistlerin 19. yüzyılın ilk yarısında formüle ettikleri programlar yoluyla, kapitalizmin doğum sancılarının Batı Avrupa’da aile kurumunu kökünden sarsmaya başladığı yıllarda, bizzat kadının özgürleşmesini yönlendirecek biçimde daha ‘sofistike’ bir şekle bürünür. İlk defa, ev emeğinin kolektivize edilmesi fikrini ortaya atan bu sosyalistlerin ‘sınıf’ öğesinden yoksun eleştirisinin aşılması ise Marx ve Engels’in kadın sorununu kapitalist üretim biçiminin tarihsel manada ilerici ve dinamik çerçevesi içinde oturtması yoluyla gerçekleşecektir.

Marx ve Engels’in, 1845 yılında, Ludwig Feuerbach’ın dönemin Alman entelektüelleri arasında büyük çalkantı yaratan eseri Hristiyanlığın Özü’nün dine yönelttiği materyalist eleştirinin tarihsel bir yöntemle eleştirilerek aşılması çerçevesinde temel yapı taşlarını dizmeye başladığı paradigmanın en önemli özelliği, hiç kuşku yok ki, ‘şey’lerin kavranma yöntemi olarak ‘somut şeylerin tarihi’ni araştırma sürecinin orta yerine yerleştirmesinde yatıyordu. Böylece nasıl ki din, aynı araştırma süreci dahilinde tarihsel bir olgu halinde ele alınılmaya başlıyorsa, aile de aynı biçimde tarihin araştırma nesnelerinden birine dönüşüyordu. “Toplumun öteki kurumları ve varlık biçimleri gibi ailenin de sürekli bir oluşum değişim içinde bulunduğu, onlar gibi ekonomik koşullarla ve bunlara bağlı mülkiyet düzeniyle birlikte değiştiği”[11] temel savı üzerine kurulmuş olan, aileye yönelik Marksist kavrayış; aileyi, tarih içinde donmuş, kökleri ezeli ve varlığı ebedi bir biçimde ele alan geleneksel/dinsel bakıştan keskin bir ayrılığa işaret ediyordu. Çıkış noktası olarak, aileyi bir ‘toplumsal örgütlenme’ türü olarak anlayıp, onu tarihsel bir bütünlük içine yerleştirerek aynı bütünlüğün çeşitli uğraklarında ailenin de, tıpkı diğer insan yapısı ‘kurumlar’ gibi önemli biçim değişiklikleri yaşadığı fikrini alıyordu[12].

İkilinin ortak çalışmalarının ilk halkasını oluşturan Kutsal Aile ve Alman İdeolojisi gibi 1845 tarihli eserlerinin yanı sıra Engels’in 1844 yılında İngiltere’nin önemli endüstri merkezlerinde gerçekleştirdiği çarpıcı gözlemlerin bir ürünü olan İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu, geliştirmeye başladıkları tarihsel materyalist yöntem ışığında ele alınan aile kurumuna dair ilk kavramsallaştırma çabalarını gösterir niteliktedir. Buna göre burjuva toplumda göründüğü biçimiyle aile, sermaye-merkezli örgütlenmiş toplumun genelinde kendini gösteren bölüşüm ilişkilerindeki çarpıklık ve mülkiyet dağılımındaki uçurum gibi olguların yansımalarının görülebileceği ‘çekirdek’ bir kurumdur: “Aile içindeki işbölümü, işin ve ürünlerin üleştirilmesini, aslında nicelik bakımından olduğu kadar nitelik bakımından da eşit olmayan dağılımını içerir; dolayısıyla, ilk biçimi, tohumu, kadının ve çocukların erkeğin kölesi oldukları aile içinde bulunan mülkiyeti içerir[13].” Ailenin burjuva toplumunda büründüğü forma dair yapılan bu tanım ve “yaşam araçlarının üretimindeki değişiklik, aile yapısını değiştirir[14]”şeklinde formüle edilen bir sav yoluyla aile kurumunun tarihselliğine yapılan vurgu biraraya geldiğinde; Marksist siyasi ve felsefi kuramı, ailenin kapitalizm-öncesi formlarını araştırma ve kapitalizmin aşılmasının ardından kurulacak toplumun ‘yeni kadın ve yeni ailesi’nin kapitalist üretim biçimleri dahilinde gözlemlenebilecek nüvelerini keşfetmeye özel bir önem verecekti. Marx ve Engels, 1840’lı yılların ortalarından, kabaca ifade etmek gerekirse, 1880’e uzanan dönemde bir yandan kapitalizmin ve toplumsal değişimin iç dinamiklerini keşfederken, bir diğer yandan da bu üretim biçiminin, ev-merkezli örgütlenmiş basit pazar ekonomisine kıyasla kadının sosyal konumu ve ailenin yapısında ne tür bir dönüşümün tetikleyicisi olduğunu araştırmışlardır.

1860’lı yıllarda Amerika, Afrika ve Pasifik yerlilerini konu eden ve birbiri ardına gelen etnografi çalışmalarıyla elde edilen bulguların gerek Marx gerek de Engels’in aileyi kavrayışına büyük katkılar sunduğu bir gerçektir[15]. İlerleyen yıllarda kültürel ve toplumsal antropoloji alanlarının yöntemsel kökenini oluşturacak olan bu çalışmalar[16], bir anlamda, Marx ve Engels’in kırklı yılların ortasından bu yana toplumu ele alma şekli olarak kullanıyor oldukları tarihsel maddeci metodoloji vasıtasıyla inşa edilen toplum anlayışını olumlayacak nitelikte kimi somut dayanaklar temin etmiştir[17]. Bu yıllara değin, aile kurumunun 19. yüzyıl Batı Avrupası’nda rastlanan formuyla ‘burjuva ailesi’ne varacak biçimde gelişen değişim hattının tarihselliğine dair Marx ve Engels tarafından, 1844’tan başlayarak, Marx’ın politik ekonominin derinlikli eleştirisine giriştiği altmışlı yıllara değin yapılan atıflar, somut biçimde tanıtlanmış antropolojik bulgulardan yoksun bir karakter sergiler. Ailenin tarihinin; tutarlı, bütünlüklü ve henüz doğum yıllarında olan antropoloji biliminin somut bulgularına atıfla inşa edilmiş incelemesi ancak, bahsi geçen dönemde gerçekleştirilen etnolojik çalışmaların ulaştığı sarsıcı (ve bir anlamda, tarihsel maddeci metodolojinin teorik düzlemdeki çıkarımlarını olumlayıcı) bulguların gün yüzü görmesi ve Marx’ın politik ekonomi alanındaki yetkinliğini artırmasıyla gerçekleşecektir. Bu bölümün geri kalan kısmında, Marksist kuramın 19. yüzyılın son çeyreğinde kaleme alınmış yapıtlarının aile ve bununla ilintili olarak kadını nasıl bir tarihsel çerçeve içinde kavradığını ve kaynağını tarihselliğinden alan bir biçimde bu kurumun değişken toplumsal işlevi üzerine ne gibi yargılarda bulunduğunu; Engels’in, bahsi geçen etnoloji çalışmalarından edindiği izlenimleri ve Kapital’de taslak halinde sunulan biçimiyle kapitalist ve kapitalizm-öncesi aile biçimlerine dair şemaları bir bütün haline getirerek 1884’te kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nden hareketle -çalışmada sunulan şematik ayrıntılara fazla takılmadan aktarmaya çalışacağım[18].

1a. Analık Hukukuna Dayalı Aile Formları

Bir önceki kısımda bahsi geçen etnolojik çalışmalarda şematize edilen ve Lewis Morgan’ın 1877 basımlı Ancient Society eserinde detaylandırılan aile tipolojisi, aile kurumunun tarihinin, “başlangıçta çok geniş bulunan ortaklaşa evlilik ilişkisi çemberinin giderek daralması ve sonunda, bugün ağır basan karı-koca evliliği durumuna dönüşmesi”nin[19] tarihi olduğunu göstermektedir. Engels’in, Morgan’ın eserinin ışığında tanıtlamaya çalıştığı üzere; bu dönüşümün motoru, kuşkusuz, üretici güçlerin gelişmesi, bu gelişmenin yol verdiği yeni üstyapısal mekanizmalar ve bu mekanizmaların değişen biçimleridir.

Marksist tarih kuramının yaslandığı tarihsel evrim şemasının devindirici dinamosu olarak toplumsal gelişimin merkezinde bulunan üretici güçlerin, Morgan’ın etnografik alan araştırmaları yoluyla toplum-aile yaşantısının seyrine eklemlenmesi, kabaca, şu biçimde gerçekleşmiştir: i) Yabanıl Dönem [Bir buçuk milyon yıllık insanlık tarihinin neredeyse tamamını kaplayan bu dönem, insanın leş yiyicilik ve toplayıcılığın yanında avcılığa yardımcı olacak oldukça basit nesnelerin üretimini içerir. Bu dönemde, avcılık rastlantısal, beslenme kaynakları dardır.], ii) Barbar Dönem [Yabanıllığın en üst aşamasından barbarlığın alt kademesine geçiş, tüm dünyada, çömlekçiliğin icadı yoluyla gerçekleşmiştir. Bunu, Amerika kıtasında basit tarım yöntemlerinin keşfi ve ‘Eski Dünya’da hayvanların evcilleştirilmesini takiben sürü hayvancılığına geçiş takip etmiştir. Barbarlığın en üst aşaması olarak kabul gören Roma-öncesi İtalyan aşiretleri yahut ‘Kahramanlık Çağı’ Yunanlarının belirleyici özelliği ise görece gelişmiş madencilik yöntemlerinin keşfi ile tarımsal üretimi artıracak olan sabanın icadıdır.], iii) Uygarlık [İnsanın doğal ürünleri hammadde olarak kullanmayı öğrendiği dönem[20]; basit manifaktür ve zanaatın doğuşu ile toplumsal işbölümünün farklılanarak çeşitlenmesi yaşanacaktır.][21] Bu kaba şematizasyon dahilinde ailenin biçimsel ve işlevsel dönüşümü; örgütlenmenin ilk adımını ana-babayla çocuklar arasındaki karşılıklı cinsel ilişkininin yasaklandığı[22] (kuşaklararası beraberliğin tabu olduğu) en ilkel aile biçimi olan ‘kandaş aile’den, ilkel üretimin doğuşu vasıtasıyla, “kardeşler arasındaki cinsel ilişkinin yasaklandığı”[23]ortaklaşa aile’ye geçiş; ve buradan da basit tarım ve hayvancılığın doğuşu ile grup halindeki evliliklerin tabu haline gelmesi ve uygarlığın karakteristiklerinden biri olarak gösterebileceğimiz, temeli ‘bir kadın-bir erkek’ birlikteliğinde yatan moleküler ailenin embriyonik formu ‘iki-başlı aile’ye geçişle gerçekleşmiştir.

İlkel tarım metodları nedeniyle tüketebileceklerinden fazlasını üretemeyen; yani herhangi bir artı-değer birikimine rastlanmayan ilk dönem yerleşik topluluklarda karşılaşılan ve Morgan ile Engels tarafından ‘ortaklaşa aile’ ve ‘iki-başlı aile’ olarak adlandırılan biçimlerin tamamı, kadının soy zincirindeki belirleyici konumuna dayalı, ev ekonomisinin komünal -dolayısıyla sosyal bir karakter taşıdığı[24], özel mülkiyet hukukunun yalnızca basit araç-gereçler sözkonusu olduğunda işlerlik kazandığı eşitlikçi ve anaerkil bir sosyal düzene işaret etmektedir.


1b. Patriyarkal Aile ve Ötesi

Tarım yöntemlerinin, mekanik ilerleme ve bitki tarımında keşfedilen yeni teknikler vasıtasıyla gelişmesi, hal-i hazırda yerleşik komüniteler durumundaki yaşama geçmiş bulunan ve toprağın mülkiyetini kolektif bir rejim altında düzenliyor olan ilkel komünist ekonominin ve bununla birlikte topluluğun eşitlikçi sosyal düzeninin çöküşüne ve uygarlıkla beraber monogaminin ve patriyarkanın doğuşuna yol verecekti. Tarımdaki artı-değer üretimi, yalnızca özel mülkiyetin, köleliğin ve sınıflı toplumların doğumu için bir temel sağlamakla kalmamış; aynı zamanda, kadının komünal ev ekonomisi üzerindeki hakimiyetinden doğan ‘analık hukuku’nun yıkılmasına[25], miras hukukunun erkek cinsinin soyağacındaki belirleyici konumu etrafında yeniden örülmesine yol açmıştır. Kadın, toplumsal üretim süreçlerinin tamamından dışlanmış; yıkılan komünal ev ekonomisinin üzerine, tek-eşli ailenin (hukuken, ailenin reisi olan erkeğin) özel mülkiyetinin sınırları dahilindeki ‘yeniden-üretim’ köleliğine hapsedilmiştir. Bu çıkarımların ışığında, patriyarkanın; artı-değer üretimi, özel mülkiyet, sınıflı toplumlar, devlet ve ilkel birikim süreçleri yoluyla üreticinin ürettiği nesne üzerindeki mülkiyet hakkı üzerindeki göreli kaybı gibi olgularla yaşıt olduğunu söyleyebiliriz.

Kökünü, kolektif bir rejim altında düzenlenen toprak mülklerinin ticari bir meta haline dönüştürülmesi, sermaye konsantrasyonunun yoğunlaşması ve teknik gelişmelerden alan Sanayi Devrimi’nin darbesi ve endüstriyel kapitalizmin doğuşunun geleneksel patriyarkal aile üzerinde ikili bir etkisi olmuştur. Kapitalizm bir yandan, kadını özel mülkiyete dayalı ev ekonomisinin alanından ücretli emek pazarına çekip[26] onu, analık hukukunun kaybolmasından bu yana ilk defa toplumsal üretim süreçlerine dahil ederken özgürleşmesi yolunda önemli bir kapı aralamıştır; ancak bir yandan da kapitalizm, üzerinde yükseldiği, toplumsal cinsiyete göre iş dağılımı esası ile işleyen patriyarkal ailede kadına yüklenen rollerin ağırlığını ikiye katlamıştır: Kadın, ‘ev işleri’ ile ücretli emeğin dünyası arasında ikiye bölünmüştür. Kadının ücretli işgücüne dahil olması, patriyarkal ailenin maddi temelini sarsarak kadın özgürleşmesinin nesnel olanaklarını yaratmış; kadının üzerindeki ‘çifte yük’[27] toplumun ‘nükleus’u olan ailenin yeniden üretimini zorlaştırmıştır.

Tipik özelliklerini ve karakteristiğini, yüzyıl-ortası proleter İngiliz örneğinde bulan ve ev işi ile ‘fabrika’ işi arasında ikiye bölünerek sırtında taşıdığı çifte yükün altında ezilen kadının kurtuluşu; maddi temellerinden yoksun bir durumda hal-i hazırda kendini birarada tutan bağların kopma derecesine geldiği aile kurumunun bütünüyle dağılmasında yatmaktadır. Emeğinin ücretlendirilmesi yoluyla ekonomik özgürlüğünü zaten ilan etmiş bulunan (dolayısıyla, ‘maddi’ kaygılar nedeniyle aile kurmaya yanaşmayacağı varsayılıyordur), sosyalist toplumun ‘yeni kadın’ı; ev ekonomisi ve çocuk bakımının kolektivize edilmesi sayesinde kendini eve bağlayan pratik nedenlerden kurtulacaktır.

Ekim Devrimi ardından ülke yönetimini ele geçiren Bolşeviklerin kadın ve aile sorununu nihai çözüme erdirme yolundaki düşüncelerinin tamamı, kökünü, patriyarkal ailenin nesnel temelini kaybetmiş olmasından ötürü onun biraradalığını ve varlığını gerektirecek hiçbir neden kalmadığı varsayımından ve kadının “köreltici”[28] ev işlerinden kurtulmasının, kadın özgürlüğü yolunda bir öngereklilik olduğu kanısından alacaktır. Buna göre; kadının toplumsal üretim süreçlerine katılımı, toplumun erkek egemen yapısının yıkılması yolunda ilk adım olmuştur -patriyarkal ailenin üzerine yükseldiği maddi temelin kaybolmasından kasıt budur. Aynı zamanda, ücretli emeğin doğuşunun ev ile işyeri arasına koyduğu kesin ve keskin sınırlar dolayısıyla ‘aile’, toplumun temel üretici gücü olmaktan çıkmıştır -bununla kastedilen ise, bir kurum olarak ailenin varlığını gerektirecek nesnel altyapının kaybolmasıdır. Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin devrim sonrası Rusyası’nda aile hukukuna dair gerçekleştireceği tüm yasal ve pratik yaptırımlar, bu savların etrafında, aile kurumunun ‘sönümlenmesi’ni sağlayacak şekilde düzenlenecektir[29]. Sosyalizmin yeni kadını ve erkeğini, Engels, devrimden yaklaşık kırk yıl önce tanımlamıştır: “Yaşamlarında bir kadını asla parayla ya da başka bir toplumsal güç aracıyla satın almamış olacak yeni bir erkekler kuşağı; kendini gerçek aşktan başka hiç bir nedenle bir erkeğe vermeyecek, ya da bunun iktisadi sonuçlarından korkarak kendini sevdiği kimseye vermekten vazgçmeyecek olan yeni bir kadınlar kuşağı. İşte bu insanlar dünyaya geldiği zaman, bugün onların nasıl davranmaları gerektiği üzerine düşünülen şeylere hiç kulak asmayacaklar; kendi pratiklerini ve herkesin davranışını yargılayacakları kamuoyunu kendileri yaratacaklardır.”[30]

2. Sovyetler Birliği’nde Kadın ve Aile Politikaları (1917-1936)

Biz işçilere ve köylülere diyoruz ki; yalancıların maskesini yüzlerinden çekip alın, körlere görmeyi öğretin. Onlara sorun: -Eşitlik; hangi cinsin hangi cinsle eşitliği?[31]


2a. Çarlık Rusyası’nda Kadın -Hukuki Konumu ve Toplumsal Üretimdeki Yeri

Bolşevik Partisi’nin devlet iktidarını ele geçirmesini (bu, pek tabii iktidarı konsolide ettiği varsayılan tarihle örtüşmez) takip eden dönemde, aile hukuku ve medeni hukuk alanlarında gerçekleştirdiği devrimsel nitelikteki düzenlemelerden bahsetmeden önce devrim-öncesi Rusyası’nda bu hukuk alanlarının ne gibi bir yasal çerçeve içinde regüle edildiğinin üzerinden kısaca geçmekte fayda var. Çarlık Rusyası; aile hukuku ve bu hukukun kadınlar için çizdiği yasal sınırlar bağlamında 1905 Devrimi’nin ertesi ile 1914 yılında kısmi bir etkisi olduğu öne sürülebilecek kimi anayasal reformlar gerçekleştirmiş olsa dahi, çağdaşı olan liberal Batı Avrupa hukukuna kıyasla, üzerinde taşıdığı yüzyılların feodal yükünü büyük oranda yansıtan bir medeni hukuk düzenine sahipti. Tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’nda olduğu gibi, birbirlerinden ayrılığı din farklılığı üzerinden tanımlanan çeşitli halkların, kendi dinsel kurumlarının medeni hukuk alanında belirlediği yasal sınırlara tabi olmaları prensibi, Çarlık Rusyası’nda da geçerliydi. Çarlık medeni hukukunun, oldukça muğlak bir biçimde çizilmiş genel çerçevesi içinde kesinliğe sahip unsurlardan biri, kadının kocasına ‘mutlak itaat’i karşılığında kocanın karısının ‘yetersizliklerini maruz görmesi ve koruması gerektiğini’ belirten çeşitli bölümleriydi[32]. Devlet katında tanınarak resmiyet kazanmış dini evliliklerin dışına doğan çocukların hiçbir yasal hakkı olmamasının yanı sıra, 1902 yılında bu konuda yürürlüğe sokulan kimi reformlara değin ‘gayrı-meşru’ bir çocuğun evlat edinilmesi ve yasalarla belirlenmiş temel haklara kavuşabilmesi için bir çeşit ferman niteliğinde olan ‘özel imparatorluk izni’ gerekiyordu[33]. Yalnızca; en az iki kişinin şahitliğinin sağlandığı zina vakaları, sürgün ve eşlerden birinin, nedeni belirtilmeyen bir nedenle diğerinden uzun süre ayrı kaldığı durumlarda, kilise meclisi tarafından izin verilen boşanma, devrim-öncesi Rusya’da rastlanması neredeyse imkansız bir toplumsal vakaydı.[34]

Geç dönem emperyal Rusya’da emekçi kadının toplumsal konumunu belirlemek için göz atılması gereken bir diğer gösterge de, kadının üretim süreçlerine ne ölçüde dahil olduğunu anlatabilecek istatistiklerdir. Kapitalist üretim ilişkileri ve bununla bağıntılı olarak küçük ölçekteki manifaktürün yerine geniş çaplı fabrika üretiminin Rusya’ya girişiyle birlikte, Batı Avrupa’nın dört bir yanında gözlemlenen bir süreç bu topraklarda da görünür hale gelmiştir: Endüstriyel üretim; yalnızca Moskova, Petrograd, Urallar ve Azerbaycan ile Ukrayna topraklarının ufak bir bölümüyle sınırlı sayılabilecek bir coğrafyada toplumsal yaşamın belirgin bir unsuru olarak kalmışsa da[35], 19. yüzyılın sonundan itibaren, bu bölgelerde yaşayan kadınlar adım adım bu süreçlere dahil oluyordu. 1914 yılına gelindiğinde sanayi kollarındaki işgücünün %32’sini oluşturuyordu (bu oran, Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında ise, erkeklerin büyük çoğunluğunun cepheye gitmesi nedeniyle %45’lere varacaktı[36]). Fakat bu istatistiğin göstermediği çeşitli yönler bulunduğu ve yanıltıcı yargılar yaratabileceği gerçeğini unutmamak gerekmektedir. Birincisi; işçi sınıfı mensubu olarak klasifiye edilebilecek ücretli çalışanlar, büyük bir tarım toplumu olan Rusya’nın toplam nüfusunun küçük bir kısmını teşkil ediyordu (1920’li yılların sonuna gelindiğinde dahi çiftçiler, nüfusun %84’üne denk geliyordu). Devrim-öncesinde ücretli kadınların toplam kadın nüfusuna oranı yalnızca %8’di[37]. İkinci olarak; büyük çaplı üretimde çalışan kadınların ezici bir çoğunluğu, tekstil ve konfeksiyon endüstrisi gibi ‘geleneksel’ olarak kadın emeğine dayalı alanlarda konsantre olmuşlardı. 1921 verilerinde dahi, geleneksel olarka kadın emeği gerektirdiği varsayılan tekstil sanayii, terzi atölyeleri ve tütün sanayiindeki tüm çalışanlar içinde kadınların oranı %60 ile %75 arasındaki yüksek seviyelerde değişmesine rağmen[38]; kadın emeğinin maden ve metalurji gibi ağır sanayi kollarına katılımı önemsiz denecek kadar düşük bir seviyedeydi. Üçüncü, son ve belki de en önemli olarak belirtilecek husus ise ‘üretim bandında patriyarkanın yeniden-üretilmesi’ meselesidir -bu konu, sosyalizmin inşası sürecinde de güncelliğini büyük ölçüde koruyacak ciddi bir toplumsal soruna işaret etmektedir. İlk bölümde çeşitli ipuçlarını gördüğümüz üzere; patriyarkanın ve patriyarka-odaklı örgütlenmiş üstyapı kurumlarının, farklı üretim biçimlerini aşan (“transcend”) ve bunları kapsayan bir niteliği olagelmiştir. Tıpkı köle emeğine dayalı ekonomik sistemler ve feodalizm ile bunun Asya Tipi Üretim Tarzı gibi varyantlarında olduğu gibi kapitalizm örneğinde de, birbirlerinden farklı insan toplulukların ortak bileşenleri; zenginliğin üretilme biçimine egemen olan dinamikler ile aralarındaki farklılıklar ne olursa olsun, bunların aynı erkek-egemen zihniyet yapısı etrafında örgütlenmiş kurumları ve bu zihniyet yapısının maddi üretimin çekirdeğine yerleştirdiği cinsiyete dayalı işbölümü olgusudur. Kadının, kapitalizm ve ev-işyeri arasındaki kesin ayrılığın doğuşuyla birlikte ücretli emek süreçlerine dahil olmasının erkek egemenliğinin çelik çekirdeğinin maddi temelini zayıflatıcağına yönelik iddiaların[39] karşısında sapasağlam duran bir gerçek vardır; bu da, patriyarkanın, işgücünün örgütlenmesine yaptığı müdahaledir[40]. Engels’in, patriyarkanın üretim bandında somutlanması konusunda öne sürdüğü şu sav, ilerde de göreceğimiz gibi, genç Sovyet Devleti sözkonusu olduğunda da karşımıza çıkacaktır: “Her kölelik gibi fabrika köleliği de, hatta daha fazlasıyla, patrona ‘jus primae noctis’[41] sağlar. Fabrikatör bu konuda da kadın işçilerin bedenine ve çekiciliğine egemendir. İşten çıkarma, bakirelik açısından zaten önemli nedenleri olmayan kızların direncini kırmak için yeterli cezadır. Fabrikatör iyice bayağı bir adam ise, fabrika, aynı zamanda onun haremidir.”[42]

Artık; Bolşevik iktidarının, kadın kurtuluşunu gerçekleştirme yolunda hayat verdiği yasal düzenlemeler ile bu düzenlemelerin gerçek bir eşitliğe yol verebilmesini olanaklı kılacak maddi temeli yaratma çabasını açımlamaya başlayabiliriz.

2b. Savaş Komünizmi Yılları (1918-1921)

Ekim Devrimi’ni takip eden ve Rusya Komünist Partisi’nin 1921’in Mart ayında gerçekleştirilen 10. Kongresi’nde kabul edilen kararlarla sona eren dönemin ekonomik ve sosyal politikalarının, Sovyet tarihçiliği alanında, ‘Savaş Komünizmi’ ismi altında değerlendirilmesi yaygın kabul gören bir anlayıştır; -ben de; bu dönemin ardılı olan ‘Yeni Ekonomi Politikası’ (NEP) yıllarının kadın kurtuluşu bağlamında yarattığı çarpıcı biçimde farklı toplumsal gerçekliğin önemi nedeniyle aynı sınıflandırmayı kullanacağım. Tecrübe ediliyor olan iç savaşın yıkıcı etkilerini telafi etmek, Kızıl Ordu’nun ihtiyaçlarını tedarik etmek ve komünal tarzda örgütlenmiş bir ekonomiyi işler hale getirmek şeklinde izah edilebilecek sosyal motifleri olan bu dönem politikaları dahilinde gerçekleştirilen uygulamalardan kadın özgürleşmesi meselesini dolaysız biçimde etkileyecek olanları; yurt çapındaki tüm sınai faaliyetler merkezileştirilerek kamulaştırılması ile 16-40 yaş aralığındaki tüm kadınlar için çalışma zorunluluğu[43] getirilmesidir (aynı yükümlülük 16-50 yaş aralığındaki erkeklere de verilmiştir)[44]. Bu dönemde kadın ve aile hususunda yürürlüğe konulan kararlar ile yasalaştırılan kanun tasarılarının yol verdiği yeni toplumsal düzenin, öncülü ve ardılından farklarını, ancak bir sonraki bölümde irdelenecek olan YEP dönemi politikalarının sonuçları ile kıyaslandığı takdirde bütünüyle anlaşılır hale geleceğini düşünüyorum.

Yeni rejimin aile hukunu yeniden yapılandırma yolunda ilk hareketi, 1918 yılının Ekim ayında, ‘Aile, Evlilik ve Vesayet Kanunu’ ismindeki düzenlemenin Sovyet Merkezi İcra Komitesi tarafından onaylanması oldu. Boşanma ve nafaka gibi temel bireysel hakların mutlak bir cinsiyet eşitliği prensibi eşliğinde geliştirilmesi temeli üzerine yükselen ve takip edecek olan 1930’lu yılların gelenekselci ve toplumsal kontrolü ‘bireysel hak’ kavramının önüne geçiren yaklaşımına kıyasla güçlü liberter bir damarın ürünü olduğu iddia edilebilecek olan bu kanunun, yalnızca yüz yılların Ortodoks anlayışından değil, Batı Avrupa’daki muadillerinin dayandığı burjuva medeni kanunlarından kopuşunu simgeleyen en çarpıcı tarafı, ‘gayrı-meşru evlat’ kavramını yürürlükten bütünüyle kaldırmasıydı. Çocuğun, evliliğin yasal sınırları dahilinde doğup doğmamış olmasının kanuni belirleyiciliğini iptal etmesi ve nafaka talebinin de, tıpkı boşanmış çiftlerin faydalanabileceği bir hak olmaktan çıkarılarak birbirlerini bir ‘çift’ olarak addederek hayatlarını müşterek bir paydada birleştirmiş herkese tanınması, her tür ‘ailevi’ ilişkiyi evliliğin yasallığının biçimlediği bağlamdan çıkarma amacını taşıyordu. Yeni kanunun, bu yolla, evliliği salt bir prosedürel aşamaya indirme yolunda ileriye doğru bir adım niteliğinde olduğu söylenebilir. Yeni kanun; kadının erkeğe ekonomik bağımlılığı gibi bir maddi temele dayanmadığı ve temel bir üretici güç olmaktan çıktığı ölçüde anlamsızlaşarak kendi varoluş nedenini kaybedecek olan aile ile birlikte, yasal olarak tanımlanmış prosedürler yoluyla, her iki cinsin birlikteliklerini ‘kurumsallaştırma’ vasıtalarının da gereksiz hale geleceğine duyulan inancın bir ifadesidir. Ancak ifade edilmesi gerekir ki; 1918 Aile Kanunu, çocuğun yasal statüsünü belirleme ve nafaka taleplerini değerlendirme hususunda ‘evlilik sözleşmesi’ gibi yasal bir prosedürün önemini yoksayarak çocuğun maduriyetini gidermeyi amaçlıyorsa da, çiftlerden her birinin mülkiyet hakkını düzenleme konusunda, bahsi geçen yasal prosedüre önem veriyor; devletin tutuyor olduğu kayıtlarda ‘evli’ görünmeyen çiftlerin, boşanma durumunda gerçekleşecek olan mal bölüşümü taleplerini dikkate almıyordu. Bu anlamda kanunun; çiftlerin beraberliklerini yasal işlemler vasıtasıyla devlet huzurunda ‘tanınır’ kılma işlemi olarak evlilik sözleşmesine halen önem atfettiği; atfettiği ölçüde de, bu alanı yasalar yardımıyla regüle etmeye gayret sarfettiğini söyleyebiliriz.

Bu noktada sorulması gereken soru sanırım şu olmalıdır: 1918 Ekimi’nde yasallaşan bu kanunun; ailenin bütünüyle sönümlenmesi gibi nihai bir hedefin belirlediği Bolşevik çizgisindeki yeri ve anlamı nedir -nihayetinde, kolaylıkla görülebileceği üzere; bu kanun, örneğin evlilik prosedüründe dini kurumların aracı rolünü kaldırmasına karşın bu kurumu topyekun ilga etmemesi ile nafaka ve çiftlerin ayrılmaları durumunda ortak çocuklarına olan yükümlülüklerinin, devlet değil, bizzat çiftler tarafından yerine getirilmesi gerekliliği gibi aile kurumunu yeniden üreterek varlığını koruyan bir nitelik taşımaktadır? Bu, yerinde bir sorudur; nitekim benzer şekillerde, dönemin radikal hukukçuları, feministleri, parti üyeleri ve ideologları tarafından üzerinde etraflıca durulmuş bir meseleye işaret eder[45]. Evliliğin prosedürel bir bağlama oturtulmasına rağmen halen devlet tarafından kaydı tutularak kontrol edilen bir alan olarak kalması ve nafaka ile çocuk bakımına dair az önce bahsi geçen kimi uygulamaların aynen korunuyor olması; dönemin kimi hukuk çevreleri ve parti içindeki ‘sol’ komünistler tarafından kıyasıya eleştirilmiştir. Bizzat kanunun taslak metnini hazırlayan komitenin başında bulunan Alexander Goikhbarg yürürlüğe koyulan düzenlemenin niteliğini şu sözlerle değerlendirerek bu eleştirilere cevap vermeye çalışmıştır: “Proleter iktidar sosyalizmin inşası sürecinde bu düzenlemeleri yasalaştırırken, pek tabii, aynı düzenlemelere uzunca bir süre bel bağlamak istememektedir. İktidarımız, ‘ebedi’ yahut geçerliliğini yüz yıllarca koruyacak olan kanunlar geçirmek istemez.”[46]. Zira yasaların yürürlükte kalacağı sürenin sınırı, Bolşevikler tarafından iktidarın konsolide edilebileceği ve sosyalizmin inşası yolunda güncel bir engelin kalmayacağı zamana kadar sürecek olan ‘geçiş dönemi’ tarafından belirlenecektir. 1918 sonu ve 1919 başında toplanan çeşitli kurullarda Goikhbarg’ın öne sürdüğü argüman, geçirilen yasanın sosyalist bir nitelik taşımadığının farkında olunduğu ve bu yasanın, kadını, ancak geçiş dönemi koşullarının izin verdiği ölçüde özgürleştirdiğidir. Buna göre, bu yeni medeni kanun, kendini önceleyen feodal yahut burjuva nitelikli muadillerinden, varoluş amacı bizzat kendi varlığını yoketmenin nesnel koşullarını yaratmak olması yönünden büyük bir farklılık içermektedir ve kanunun aileye yüklediği yeni anlamlar ile bu kuruma verdiği yeni maddi-toplumsal temelin geçerli olacağı bu geçiş dönemi, kendini takip edeceği planlanan yeni hukuki düzenlemelerin yardımıyla ailenin bütünüyle sönümlenmesine yol açacaktır. Varılan noktada, bizzat Bolşevik iktidarının önder kadrolarının, gerçekleştirilen yasal düzenlemelere ne gibi bir anlam atfettiğinin belirlenmesi gerektiğinin önemli ve tamamlayıcı olduğunu düşünüyorum. Zira şu ana kadar görüldüğü biçimiyle, rejimin, hukuki değişikliklerin ve bahsedilen düzenlemelerin toplumsal değişimi ‘kendiliğinden’ sağlayacağına; yani bir anlamda üstyapısal bir dönüşümün, bizatihi toplumun direnç ve nirengi noktalarına baskı uygulayarak bütüncül bir yapısal dönüşüme yol açacağına dair ‘tuhaf’ addedilebilecek bir inanca sahip olduğu düşünülebilir fakat durum hiç de böyle değildir. Ne dozda bir radikalizm içerdiğinden bağımsız olarak her türlü yasal değişikliğin, çift-yönlü bir tabiyet ilişkisi içinde olduğu ekonomik yapıyla etkileşimi bağlamında açığa çıkan ‘sınırlı’ doğası, Bolşevik hukukçular ve ideologlar tarafından gayet farkında olunan bir olgudur. Buna göre, medeni hukuk alanındaki feodal ve burjuva artıkların birer birer temizlenerek sosyalist nitelikte bir hukuksal çerçeve oluşturulması, toplumsal dönüşümün dinamosu olacak ekonomik yeniden-yapılandırmanın ancak yardımcısı olacaktır. Bu noktada, bu üstyapısal alanda yapılacak çeşitli düzenlemeler, bahsettiğim genel çerçeveyi çizmesi açısından yalnızca ‘bir ilk adım’ olarak değerlendirilmelidir. Rejimin konuyu kavrayışı hususunda aydınlatıcı olacağı için, Lenin’in 1919 Eylülü’nde parti mensubu olmayan kadınlara yönelik yaptığı konuşmadan uzunca bir alıntı yapmak istiyorum: “Bence, sosyalizme geçen her işçi devletinin iki tür görevi olacaktır. Bu görevin birinci bölümü oldukça basit ve kolaydır. Kadının erkek karşısında haksızlığa uğramasına neden, eski yasalarla ilgilidir. Batı Avrupa’da bütün özgürlük hareketlerinin temsilcileri, uzun süreden beri, onlarca değil, yüzlerce yıldan bu yana, bu eskimiş yasaların kaldırılmasını ve kadının erkekle yasal eşitliğe kavuşturulmasını istiyorlar. Ama Avrupa’nın demokratik ülkelerinden hiçbiri, en ileri cumhuriyetlerin hiçbiri, bunu gerçekleştirmeyi başaramamıştır, çünkü kapitalizmin var olduğu, toprakta, fabrikalarda ve işliklerde özel mülkiyetin sürüp gittiği, sermayenin gücünü gösterdiği bu ülkelerde erkeklerin ayrıcalıkları korunmaktadır. Kadının bütün zamanı yalnız ev yönetimi ile geçtiği sürece, onun durumu gene sürekli daraltılmış demektir. Kadının sürekli kurtuluşu ve erkekle gerçek eşitliği için toplumsal kurumlara, kadının genel üretici işe katılmasına gereksinim vardır. Ancak o zaman kadın erkekle eşit konuma gelecektir.”[47] Buradan da anlaşılabileceği üzere proleter devletin, “erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin temelini ekonomik ve toplumsal alanlarda adım adım yok etmek ve kadınla erkeğin toplumun gerçekte eşit bireyleri olmasının maddi koşullarını yaratma”[48] görevinde, hukuksal düzenlemeler, ‘gerekli, ancak yetersiz bir ilk adım’ olarak yorumlanmaktadır.

Kadınların, hizmet ve üretim sektörlerindeki toplumsal emeğe artan orandaki katılımının tüm dünyada olduğu gibi Rusya örneğinde de sosyalizmi önceleyen bir niteliği ve kapitalist üretim biçimlerinin yaygınlık kazanma süreçleri ile direkt bir bağıntısı vardır. Savaş Komünizmi politikalarının beraberinde getirdiği ‘çalışma yükümlülüğü’ ve bununla bağlantılı olarak, iç savaş koşullarında milyonlarca erkeğin cephede görev alması ise; hal-i hazırda, ülkedeki hizmet sektörü ve geleneksel olarak ‘kadın emeği’ gerektirdiği varsayılan kimi üretim alanlarındaki işgücünün büyük bir bölümünü oluşturan kadınların, ağır sanayi faaliyeti içeren iş sahalarına yönlendirilmesini de beraberinde getirerek, kadının bahsi geçen toplumsal emeğe katılımını müthiş bir biçimde hızlandıran itici bir hukuki ve sosyal bir güç haline geldi. Kadının toplumsal bağımsızlığının ön koşulu durumundaki ekonomik bağımsızlığın ilk ayağı ve Bolşeviklerin 1918 Kanunu ile yasal temelini hazırladığı cinslerarası eşitliğin maddi koşullarını yaratma sürecinde yaslanacağı temel dayanaklardan biri olan, ‘kadının toplumsal üretime çekilmesi’ böylece aktüalize edilmiş gibi görünüyorsa da; bu gerçekliğin kadının kurtuluşu yolunda anlamlı bir adım haline gelebilmesi ve bunun, kapitalizmin kendinden önce gelen üretim biçimlerinden farklı olarak kadın emeğini seferber etmiş olması halinden farklı bir niteliğe bürünebilmesi için[49], kadının yeniden-üretim odaklı, ücretlendirilmeyen ev-içi emek dünyasından bütünüyle kopartılması gerekiyordu. Genel çalışma yükümlülüğünün yerleştirilmesinin, kadına ekonomik bağımsızlığını kazandırması bağlamında onun özgürleşmesi projesi için sunduğu temel; ancak, kolektif komünal ev idaresinin yaygınlaştırılması gibi yeni yaşam koşullarının yaratılması yoluyla anlam kazanabilirdi. Kadın özgürleşmesinin bu ikinci ayağı; temizlik ve yemek hazırlama gibi, kısaca ‘ev-emeği’ olarak adlandırılabilecek emek biçimlerinin bütünüyle kolektivize edilmesi ile yeni emek gücü üretimi ve varolan emek gücünün devamlılığının sağlanması anlamlarına gelen çocuk bakımı ve yetiştirme faaliyetinin devlet tarafından üstlenilmesi şeklinde tezahür eden; toplumsal üretim ve yeniden-üretimin devlet eliyle geniş çaplı bir yeniden-düzenlemeye tabi tutulması anlamındaki bir hamledir.

Bolşevik iktidarının Savaş Komünizmi döneminde uyguladığı toplumsal politikalarının tamamının, aileye ve bu kurumun toplumsal temeline yönelik komünist tavır[50] ile iç savaş koşullarının gerekliliklerinin biraradalığı ışığında ele alınması gerekmektedir. Yeni rejimin bu dönemde olanakları dahilinde kurduğu ve tüm eksiklerine rağmen işler hale getirdiği komünal yemek merkezleri ağı, çocuk bakım evleri, yetimhaneler, kreşler ve komünal tarzda örgütlenmiş bir yaşam düzenini özendirecek biçimde dizayn edilmiş yaşama üniteleri; bu biraradalığın ışığında incelendiği takdirde anlam kazanacaktır. Kadınların kitleler halinde toplumsal üretime çekildiği; dizginsiz bir ekonomik liberalizmin yurda entegrasyonu ile başlamış olan geleneksel aile kurumunun dağılma sürecinin Birinci Dünya Savaşı ve İç Savaş koşulları nedeniyle hızlanması ile, ekonomik açıdan toplumun ‘bağımlıları’ konumunda olan milyonlarca kadın, çocuk ve yaşlının barınma ve beslenme gibi temel yaşamsal gereksinimlerini sağlayamama durumunda sokaklara düştüğü[51]; Ruble’nin müthiş bir hızla değer kaybetmesinden dolayı gelişmiş para ekonomisinin yerini takas ekonomisine bıraktığı; gerek savaş koşullarının ulaşım ağını darmadağın etmesinden, gerekse çiftçilerin ürettiği tarımsal artı-değere devlet tarafından el konulmasını yasallaştıran kanuna tepki nedeniyle kırsal kesimdeki üreticinin üretimi kısmasından ötürü sanayi merkezlerinin hemen tamamında kıtlık tehlikesinin baş gösterdiği iç savaş yıllarında temelleri atılan toplumsal refah uygulamaları, kadını ev-emeğinden, çocuğu sokaktan ve sokakta olmadığı durumlarda ve şartlar elverdiği ölçüde aile kurumunun baskısından kurtarmaya yöneliktir. Kısaca özetlemek gerekirse; bu dönemde kadın ve aile meselesini dolaylı yahut dolaysız biçimde etkileyen tüm uygulamalar, köklerini, açlık ve barınaksızlık gibi güncel sorunlar; kadınların toplumsal üretime hızla çekilişinin yarattığı toplumsal sarsıntı ve aile kurumuna dair bahsi geçen komünist kavrayıştan alır[52]. Bahsi geçen sosyal devlet politikalarından döneme damgasını vuran ikisi; neredeyse tüm orta-ölçeğin üstünde büyüklüğe sahip yerleşim merkezinde kurulan toplumsal beslenme ağı ile çocuk bakım evleridir. İkisinin de 1918-1921 yılları arasındaki işleyiş biçimlerini kısaca irdelemek istiyorum.

Kamusal yemekhaneler ve çorba mutfakları formlarında somutlanan, devletin yurttaşların beslenme ihtiyacını karşılamak için kurduğu ağa dair döneme ait kimi istatistiklerin aydınlatıcı olacağını düşünüyorum: 1918 yılında Petrograd’da kurulmaya başlanan yemekhaneler, 1920 yılının Ocak ayına gelindiğinde yaklaşık bir milyon kişiye hizmet vermektedir. Aynı yılda, Petrograd şehir merkezi ve onu sarmalayan banliyölerinde yaşayan nüfusun yüzde sekseni, beslenme ihtiyaçlarını bu yemekhanelerden karşılamaktadır. Benzer şekilde, 1921 yılının Moskovası’na ait istatistikler, şehirde iki binin üzerindeki ‘yemek istasyonu’nun şehrin tüm nüfusunun yüzde doksan üçüne, yani 956 bin kişiye hizmet verdiğini göstermektedir. Aynı dönemde, kırk dokuz ana bölgede ikamet ediyor görünen, ülke nüfusunun on beş milyonunu oluşturan kesimin üçte birinden fazlası, bu hizmetten faydalanmaktadır[53]. Başka bir istatistiğe göre ise; 1921 yılında ülkenin tahıl üreticisi güneybatı kesimlerinde yaşanan büyük kıtlık koşullarından en ağır biçimde etkilenen, bölgenin Kazan, Samara, Ufa, Simbirsk ve Bugul’ma gibi merkezlerinde, bir buçuk milyon kişiden fazlasına ücretsiz hizmet veren 10,558 ‘halk mutfağı’ bulunmaktadır[54]. İstisnai durumlar haricinde hemen her koşulda, aile biriminin özel mülkiyetinin fiziksel sınırları dahilinde işlenen kadın emeğinin ürünü olan yemeğin bu sınırların dışında üretimi ve kolektif tüketimi, iç savaş yıllarının yarattığı kitlesel açlığın giderilmesi yolunda büyük faydalar sağlamanın ötesinde; komünistler tarafından, bir anlamda ‘geleceğin toplumunun günlük yaşayışının düşü kurulan öğeleri’[55] şeklinde algılanmıştır.

Nasıl ki, yeni rejim tarafından temelleri atılan toplumsal beslenme ağı, açlık gibi güncel bir sorunla başedebilmek amacıyla olduğu kadar kadının sırtındaki ‘yeniden üretim’ yükünü hafifletme ihtiyacının katkısıyla kurulduysa; erken dönem Sovyet rejiminin gerek kentsel gerekse kırsal kesimde bina ettiği binlerce çocuk bakımevi de, sokaklarda yaşayan milyonlarca çocuğun bakımını üstlenme zorunluluğu ile çocuk bakımının kolektivize edilmiş formuna duyulan inancın ürünüdür. Belirtilmesi gerekir ki; her ne kadar çocuk bakım evlerinin, sosyalist çizgilerde örgütlenmiş bir ekonomik yapı ile beraber, proleter devletin iradi gücünün elele vererek, ailenin kademeli olarak sönümlenmesini sağlayacağı fikrine duyulan bağlılığın ürünü olacağı tasarlandıysa da, bahsi geçen kurumlar, Savaş Komünizmi döneminin sefalet yıllarında ailelerinden koparak sokağa düşen milyonlarca çocuğun, çoğu zaman, yoksunluk içinde işletilmeye çalışılan yuvaları halindedirler. 1918 yılının ilk çeyreğinden itibaren, yarı-açlık koşullarıyla başetmeye çalışan büyük şehirlerde sokakta yaşıyor olan ve yardıma muhtaç vaziyetteki çocuklar; ülkenin tahıl üretiminin büyük kısmını sağlayan güneydoğu bölgelerine gönderilmeye başlanır ancak döneme dair tüm raporlar ile 1919 yılının Ocak ayında toplanan ‘Tüm-Rusya Çocuk Bakımı ve Korunması Kongresi’nde söz alan delegelerin işaret ettiği durum açıktır: Bakımevlerinin büyük çoğunluğu, müthiş biçimde kalabalıktır ve nüfusunun en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmekten uzak bir görüntü çizmektedirler[56]. 1921 yılında başlayan ve Volga bölgesindeki (Kuzey Kafkasya, Kırım ve Ukrayna’nın güneyi) yerleşim merkezlerinde yaşayan yaklaşık yirmi beş milyon insanı etkilediği tahmin edilen kıtlığin en sarsıcı etkileri, yine toplumun en zayıf halkası konumunda olan çocukları etkilemiştir. Verilere göre, bölgedeki üç yaşın altındaki çocukların yüzde 95’i açlık nedeniyle ölmüştür[57]. Her ne kadar, çocukların bakımı ve eğitimi hususunda Sovnarkom bünyesinde komiserliklerarası istişare faaliyetinin üst düzeyde olduğu bilinse de, Savaş Komünizmi döneminin sonuna ait istatistikler, meselenin bir çözüme kavuşturulamadığını gösterir niteliktedir: Ülkede milyonlarca sokak çocuğu vardır ve devletin sahip olduğu 6603 bakımevinde 540 bini aşkın çocuk kalmaktadır[58]. Çocuk bakımı yükümlülüğünün ailenin sırtından alınarak devlet tarafından üstlenilmesinin gerekliliğine duyulan inanç, günün ekonomik ve toplumsal gerçekliğinin yol verdiği imkansızlıklar nedeniyle aktüalize edilememektedir. Meselenin, NEP ve sonrası dönemde nasıl bir şekle büründüğünü bir sonraki bölümde ele alacağız.


[1] Ele aldığımız uzun dönem boyunca RSDİP (B) [Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Bolşevik)], RKP (Rusya Komünist Partisi) ve nihayetinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) şeklinde üç farklı isim altında örgütlenmiş olsa da; nasıl ki Cumhuriyet Halk Partisi örneğinde olduğu gibi partinin eski ismi ile yenisine geçiş arasında keskin bir örgütsel ve içeriksel bir değişiklik yaşanmadığından ötürü bu partinin 1920’li yıllardaki pratiklerini ele alırken partinin güncel ismini kullanılmasında herhangi bir sakınca görmüyorsam, bu çalışmanın adında da, partinin, SBKP şeklindeki yaygın isimlendiriliş biçimini kullanmanın hata olduğunu düşünmüyorum. Nitekim; SBKP’nin farklı dönemlerdeki, çalışma dahilinde zikredilebilecek olan farklı isimleri, aynı örgütsel kaynağa -Bolşevik kökene işaret etmektedir.

[2] Bu noktada, “radikal” gibi bir tanım pek çok farklı yöne çekilebileceğinden dolayı bir berraklaştırma yapmak gerekiyor. Zira; NEP (Yeni Ekonomi Politikası) gibi, zamanında ‘1918-1921 arasının Savaş Komünizmi politikalarından muazzam bir geriye doğru adım’ olarak nitelendirilen, yoğun eleştiriye maruz kalmış ekonomik hamleler ve daha sonra göreceğimiz gibi, kadın ve aile sorununa eşitlikçi bir yaklaşımın beraberinde getireceği içinden çıkılmaz görünen sorunlara karşı pragmatik ve pragmatik olduğu ölçüde ekonomik gelişmenin bekaasını ön plana alan pek çok çözüm getiren bir rejim dönemi ne ölçüde ‘radikal’ olarak adlandırılabilir? Kullandığım anlamıyla dönemin radikalizmi, 1930’lu yıllarla birlikte siyaset yapma kanallarının ve resmi ideolojinin her katına egemen olmaya başlayacak olan dolayısız ve pervasız ‘gelenekselciliğin’ karşısında (bu gelenekselci söyleme muazzam bir endüstriyel atılımın eşlik ediyor olması ise tarihin bir ironisi olarak okunabilir), rejimin, vaad ettiği toplumsal dönüşümün radikal kimliğini en azından söylem düzeyinde korumaya çalışıyor olmasından kaynaklanır.

[3] W. Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995; G. Özgür, Rusya’da Sosyalist Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu, Dönüşüm Yayınları, İstanbul, 1993; B. L. Glass, M. K. Stolee, “Family Law in Soviet Russia 1917-1945”, Journal of Marriage and the Family, vol. 49, n0. 4, (Nov., 1987), pp. 893-902; J. S. Schwartz, “Role Definitions of Soviet Women”, Social Forces, vol. 58, no. 1, (Sep., 1979), pp. 67-88

[4] K. Marx, F. Engels, Komünist Parti Manifestosu, SOL Yayınları, 1997, s. 33

[5] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 78

[6] “Tarihsel dönemler boyunca gerçekleştirilen değişiklik, özgürlük yolunda kadınların ilerlemesiyle belirlenir, çünkü kadının erkekle, zayıfın güçlüyle ilişkisinde, insanca niteliğin kalabalık üzerinde yengisi en açık biçimde ortaya çıkar. Kadının kurtuluşunun düzeyi, genel kurtuluşun doğal ölçüsüdür.” (C. Fourier; aktaran Marx, Engels, Kutsal Aile -Ya Da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi – Bruno Bauer ve Hempalarına Karşı, SOL Yayınları, 2003, s. 256)

[7] Ufak bir dipnot olarak belirtmekte fayda var; İngiltere ve Fransa’da Sanayi Devrimi’ni önceleyen bir süreç olarak, 17. ve 18. yüzyıllarda büyük bir gelişim içinde olan ‘cottage industry’ (basit manifaktür)’nin kadını üretim süreçlerine dahil etmesi açısından büyük bir önemi vardır. Ancak henüz, ev ile ‘işyeri’ arasındaki ayrılık gerçekleşmemiş; ev ile atölye aynı mekanı paylaşmaktadır. Kadının, günün bir kısmını ‘dışarda’ geçirmek üzere evden ayrılarak ücretli işgücüne dahil olması, ancak Sanayi Devrimi yoluyla gerçekleşecek ve kadın, ‘bağımsız’ bir üretici olarak toplumsal üretim süreçlerine eklemlenecektir.

[8] Bu noktada belirtilmesinin elzem olduğunu düşündüğüm bir ayrıntı var: Her ne kadar ‘kadın ve aile’ meselesi, 1844’ten 1884 yılında Engels’in kaleme aldığı Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni isimli çalışmasının yayımlanmasına değin gerek Marx’ın politik ekonomi eleştirisine yoğunlaştığı dönemin öncesindeki ‘gençlik’ eserlerinde, gerekse olgunluk çağı çalışmaları olan Ücret, Fiyat ve Kar ile Kapital’de ikili tarafından yer verilen bir konu olsa dahi, bahsettiğim zaman aralığında kadın sorunu, başlı başına ve ‘kendinde’ bir mesele olarak ele alınmamıştır. Kadın ve aile sorununun Marksist literatür dahilinde başlı başına incelenecek bir konu haline gelmesi, August Bebel’in 1879 tarihli Kadın ve Sosyalizm ismindeki anıtsal çalışmasını yayınlamasının ardından gerçekleşmiştir.

[9] Klasik Marksizmin birincil metinlerinden kasıt, Perry Anderson’ın sınıflandırmasına göre, 19. yüzyılın ortalarında doğmuş olan birinci jenerasyon Marksistlerin kaleme aldıklarıdır (Marx ve Engels’i dışarda tutarak); bunlar: August Bebel, Karl Kautsky, Clara Zetkin ve Alexander Plekhanov olarak sıralanabilir (P. Anderson, Batı Marksizmi Üzerine Düşünceler, Birikim Yayınları, 2004, s. 26).

[10] Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 12-16

[11] C. Zetkin, Ausgewaehlte Reden und Schriften, Berlin, 1957, c.I, s. 219

[12] Marx’ın Kapital’in ilk cildinde sarfettiği şu sözler, Marksist tavrın hakim geleneksel anlayıştan farkını somut biçimde ortaya koyar niteliktedir: “Ailenin Hristiyan-Cermen biçimini mutlak ve ölümsüz saymak, birbirleri arasında tarihsel bir gelişme dizisi oluşturan eski Roma, eski Yunan, ya da Doğu aile biçimini de mutlak ve ölümsüz saymak kadar saçmadır.” (Marx, Kapital, Birinci Cilt, SOL Yayınları, 1999, s. 467)

[13] Marx, Engels, Alman İdeolojisi [Feuerbach], 2001, s. 58

[14] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 29

[15] “1860 yıllarına kadar, bir aile tarihi sorunu sözkonusu olamazdı. Bu alanda, tarih bilimi, henüz tamamen Musa’nın beş kitabının etkisi altındaydı. Bu kitaplarda, öbür kaynaklarda olduğundan çok daha ayrıntılı bir biçimde anlatılan ataerkil aile biçimi, yalnızca en eski aile biçimi olarak kabul edilmekle kalmıyor, ayrıca günümüzün burjuva ailesiyle özdeş sayılıyor, bir tutuluyordu. Öyle ki aile hiçbir tarihsel evrim geçirmemiş sayılıyor, yalnızca, ilkel zamanlarda, bütün kurallardan bağışık bir cinsel ilişkiler döneminin varolabileceği kabul ediliyordu.” (Engels, ‘Dördüncü Baskının Önsözü’, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 15)

[16] 1860’larla birlikte, etnografi alanındaki yeni bulgularla birlikte alevlenen bir dizi tartışmanın odağında olan ve Marx ile Engels’in düşüncesini etkileyen çalışmalardan bazılarını sıralamak gerekirse, bunlar; 1861 yılında Bachofen’in kaleme aldığı Analık Hukuku (Myth, Religion and Mother Right); 1865’te basılan, J. F. MacLennan’ın egzogami (dış evlilik) üzerine yoğunlaştığı ve Bachofen’e bir cevap niteliği taşıyan çalışmaları; İngiliz biyolog John Lubbock’un 1870’de yayımlanan ve grup halinde evliliğe dair arkeolojik kazılarda elde edilen bulguları sunduğu eseri “The Origin of Civilisation and the Primitive Condition” ve tüm bunların yanında, kuşkusuz, ikilinin kavrayışı üzerinde en önemli ve kalıcı etkiyi bırakacak olan Lewis Morgan’ın 1871 ve 1877 tarihli iki eseri: Systems of Consanguinity and Affinity ile Ancient Society -or Researches in the Lines of Human Progress from Savagery through Barbarism to Civilization’dır (Engels, a.g.e. s. 16-25)

[17] “Gerçekten, Morgan, Marx’ın kırk yıl önce keşfetmiş bulunduğu materyalist tarih görüşünü, Amerika’da, kendi alanında yeniden keşfetmiş ve bu durum onu, barbarlık ile uygarlık arasındaki karşılaştırma konusunda, belli başlı bazı noktalar üzerinde Marx’la aynı sonuçlara varmaya götürmüştü.” (Engels, a.g.e., s. 11)

[18] Engels’in çalışması -tıpkı Morgan’ın yapıtı gibi-, özel mülkiyet-öncesi aile biçimlerine geniş yer ayırmıştır. Araştırmanın sınırlı olduğu çerçeve gereği, monogami-öncesi aile türlerinin karakteristiklerine ve bunların doğum koşullarına fazla değinmeden, aile türleri arasındaki geçişin üretim ilişkilerindeki değişimle arasında bulunan sıkı bağlantıyı vurgulayarak, klasik Marksizm’in patriyarkal aile eleştirisine odaklanacağım.

[19] Engels, a.g.e., s. 39

[20] Engels, a.g.e., s. 35

[21] A. Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 11-79; Engels, a.g.e., s. 29-35

[22] Engels, a.g.e., s. 46

[23] Engels, a.g.e., s. 47

[24] Ev ekonomisinin karakterine ve bunu tarihsel dönüşümüne ilgi, özellikle 1960’lı yıllarla birlikte Markist-feminist literatürün konuya dair alan araştırmaları sayesinde artmıştır. Ev ekonomisinin toplumsal üretim ilişkilerinin ‘yeniden-üretimi’ hususunda oynadığı rol, Marksist-feminist araştırmacılar tarafından patriyarkanın konsolidasyonu çerçevesine yerleştirilmiştir. Buna göre, özel mülkiyete ve çekirdek aileye dayalı ev ekonomisi, “taze emek gücünün üretilmesi, bakımı, yetiştirilmesi ve mevcut emekgücünün bakımı” (G. Acar-Savran, N. Tura Demiryontan, Kadının Görünmeyen Emeği, Yordam Kitap, 2008, s. 19-20) yoluyla yalnızca kapitalist üretim ilişkilerini değil, kadının ücretlendirilmiş üretim süreçlerinden koparılarak ev ekonomisinin ‘görünmez emek’ dünyasına hapsedilişi nedeniyle patriyarkayı da yeniden üreten bir niteliğe sahiptir. Ele alıyor olduğumuz kapitalizm-öncesi ev ekonomilerinde ise, -ücretli emek kavramı zaten varolmadığından dolayı, ücretlendirilmiş emek/görünmez emek gibi bir ayrım söz konusu değildir- emekgücünün üretilmesi ve bakımı, aile kurumunun ve mülkiyetin kolektif niteliğinden dolayı, kadını toplumsal üretim süreçlerinden dışlayıcı bir mekanizma işlevi görmez.

[25] “Komünist ev ekonomisi, tıpkı gerçek babanın kesinlikle bilinmesi olanaksız olduğundan yalnızca ananın tanınmış olmasının kadınlara, yani analara çok yüksek bir değer kazandırmasında olduğu gibi, ev içinde kadınların ağır basması anlamına gelir. Kadının, toplum yaşamının başlangıcında, erkeğin kölesi olduğu yolundaki fikir, bize aydınlıklar yüzyılından (18. yüzyıl –DT) kalan en saçma fikirdir.” (Engels, a.g.e., s. 59); “Çocuklarıyla birlikte bir çok evli çifti kapsayan eski komünist ev ekonomisinde, kadınlara bırakılan ev yönetimi, tıpkı erkekler tarafından yiyecek sağlanması gibi, toplumsal zorunluluk taşıyan bir kamu işiydi. Ataerkil aile ve ondan da çok, tek-eşli olan bireysel aileyle birlikte her şey değişti. Ev yönetimi kamusal niteliğini yitirdi. Bu iş artık toplumu ilgilendirmiyor: bir özel hizmet haline geldi; toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir hizmetçi-başı oldu.” (Engels, a.g.e., s. 74)

[26] “Makine, kas gücünü vazgeçilmez bir öğe olmaktan çıkardığı ölçüde, kasları zayıf, vücut gelişmesi eksik, ama eklem ve organları kıvrak işçileri çalıştıran bir araç halini alır. Bu nedenle de kadın ve çocuk emeği, makine kullanan kapitalist için aranan ilk şey olmuştur. Emek ve emekçinin yerini alan bu güçlü araç, çok geçmeden, yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin işçi ailelerinin bütün üyelerini egemenliği altına sokarak, ücretli işçi sayısını artırmanın bir aracı olup çıkmıştır.” (Marx, Kapital, Birinci Cilt, SOL Yayınları, s. 416); “Yaş ve cins farklılıklarının işçi sınıfı için artık herhangi bir ayırıcı toplumsal geçerliliği yoktur. Bunların hepsi de, bedelleri yaşa ve cinse bağlı olarak değişin iş aletleridirler.” (K. Marx, F. Engels, a.g.e., s. 19)

[27] “Women had entered the workforce, but they were still responsible for child rearing, cooking, cleaning, sewing, mending –the mindless drudgery of housework essential to the family. Women’s household responsibilities preented them from entering the public worlds of work, politics and creative endeavor on an equal footing with men.” (Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 3)

[28] V.I. Lenin, Briefe aus der Ferne, Brief 3, Ueber die proletarische Miliz, Werke, c. 23, s. 342

[29] Burada önemli olan, sönümleneceği düşünülen ‘aile’nin, yalnızca ‘bildiğimiz anlamıyla’ aile kurumu olduğudur. Cinslerin beraberliğinin, bildiğimiz anlamdaki bu ailenin varoluş nedenini kaybetmesi nedeniyle, “özgür birlikteliğe” (free union) dayalı olacağı varsayılmıştır.

[30] Engels, a.g.e., s. 97

[31] Lenin, ‘Sowjetmacht und die Lage der Frau’, Werke, c. 30, s. 106

[32] W. Wagner, In Pursuit of Orderly Change: Judicial Power and Conflict over Civil Law in Late Imperial Russia, Oxford University Press, 1981, s. 7

[33] Wagner, a.g.e., s. 5

[34] Wendy Z. Goldman, Women, The State and Revolution, Cambridge University Press, 1995, s. 50

[35] Goldman, a.g.e., s. 144

[36] A. Anikst, “Bezrabotnitsa i Zhenskii Trud v Rossii”, Kommunistka, 2. sayı, 1922, s. 37

[37] A. Kollontai, Toplumsal Gelişme Sürecinde Kadının Durumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 182

[38] Kollontai, a.g.e., s. 195

[39] “It is by virtue of a change in the general evaluation of women and their position in the large society that the permission is granted to work independently; but once women begin to take these positions in the large society, then they are better able to assert their own right and wishes within the family.” (William J. Goode, World Revolution and Family Patterns, New York, 1970)

[40] Biraz somutlamak gerekirse, bu müdahale; 1) aynı iş için kadınların erkeklerden daha az ücret alması; 2) kadınların terfi şanslarının karşı cinse kıyasla az olması; 3) kadınların emek piyasasındaki rekabet koşulları dahilinde yıpranmaya daha açık olması; 4) belirli bir iş için, çeşitli nedenlerden ötürü bir erkeğin tercih edilme fırsatının kadına kıyasla daha yüksek olması; 5) işten çıkarılma durumlarında kadınların içinde bulunduğu ‘savunmasız’ şartların suistimale daha açık olması, 6) terfi koşullarındaki de facto adaletsizlikten dolayı alt kademelere sıkışmış bulunan kadınların, üstleri tarafından cinsel tacize maruz kalması gibi çeşitli formlarda olabilir. Emek piyasasının, sosyalist tarzda örgütlenmiş bir ekonomide ortadan kalkacağı varsayılacak olursa (ilerleyen bölümlerde göreceğimiz üzere, emek piyasası YEP döneminde varlığını korumuştur), üçüncü örnek haricinde bunlardan hiçbirinin, bir proleter devletinde rastlanmaması için herhangi bir garanti olmaması bir yana; patriyarkanın zihinsel temeli ortadan kaldırılmadığı müddetçe, bahsi geçen formlara bürünen erkek egemenliğinin böyle bir ekonomik temelde örgütlenmiş toplumda da görünecek olması kaçınılmazdır.

[41] “İlk gece hakkı” -feodal toplumların kimilerinde varolan; yerel vasalın, tebaasından olan kadınların bedenleri üzerinde sahip oldukları hakka bir gönderme.

[42] F. Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfın Durumu, SOL Yayınları, 1997, s. 231

[43] “Yeni toplumumuzda elbette kadın asalaklara, kocalarının veya sevgililerinin sırtından geçinen iyi beslenmiş metreslere ya da fuhuşu meslek edinenlere de yer yoktur, çünkü bizde şu geçerlidir: ‘Çalışmak istemeyen, yemesin de!’. Bunun için de tüketim mallarının dağılımı, özellikle de kentlerde, sıkı bir şekilde düzenlenmiştir. Yalnızca şahsen çalışan birisi, bir tayın elde eder. Bu ekonomik politikayla, cinsiyetler arasındaki ilişki tümüyle değişiyor. Kadın, artık eskiden olduğu gibi kocasına/geçimini sağlayana sokulmuyor ve artık onun isteklerine de tabi olmuyor. Şimdi kendi ayakları üzerinde duruyor, işe gidiyor, kendi iş karnesi ve (karneye bağlanmış besin maddeleri ve diğer tüketim malları için) alım karnesi var. Erkek, artık evin efendisi, ailenin başkanı ya da reisi gibi davranamıyor.” (A. Kollontai, Toplumsal Gelişmede Kadının Konumu -1921 Yılında Sverdlov Üniversitesi’nde İşçi ve Köylü Kadınlara 14 Konferans, İnter Yayınları, 2000, s. 183)

[44] Bu yükümlülükten muafiyet koşulları, Kollontai tarafından şöyle sıralanıyor: “Sağlıklarının tehlikede olduğunu kanıtlayabilen kadın ve erkek bütün işçiler, genel çalışma yükümlülüğünden muaf tutulmaktadır; bu düzenleme, çalışma yeteneğinin yüzde 45’ini kaybetmiş kadınlar için de geçerlidir. Genel çalışma yükümlülüğü, hamileler için elbette geçerli değildir. Düzenleme, her hamile kadının, doğumdan sekiz hafta önce ve sonra her türlü işten muaf tutulmasını öngörmektedir. Düzenleme, ayrıca, sekiz yaşından küçük bir çocuğa bakmak zorunda olan bir annenin, evde çocuğa bakacak başka aile üyesi yoksa, çalışamayacağını öngörmektedir. Beş kişiden fazla bir aileye bakmak zorunda olan kadınlar da, genel çalışma yükümlülüğünden muaf tutulmaktadır. Kentlerde 14 yaşından küçük çocukları olan bütün kadınlar ve kırda 12 yaşından küçük çocukları olan bütün kadınlar, oturdukları yer dışından çalışmaktan muaf tutulmaktadır.” (Kollontai, a.g.e., s. 192)

[45] Goldman, a.g.e., s. 52-58; s. 186-191

[46] Goldman, a.g.e., s. 53

[47] Lenin, “Ueber die Aufgaben der proletarischen Frauenbewegung in der Sowjetrepublik”, Rede auf der IV. Konferenz parteiloser Arbeiterinnen der Stadt Moskau, Werke, c. 30, s. 23-29; Yazının bütünlüğünü bozmaması açısından dipnotlar kısmında yer almasına karar kıldığım iki önemli alıntı daha olacak; ilki: “Emekçilerin devlet gücünün sömürücüler olmadan yeni bir yaşam kurduğu yerde, kadın ile erkek arasında yasal eşitlik vardır. Ama bu yeterli değildir. Yasa karşısında eşitlik henüz yaşamda eşitlik değildir. Emekçi kadın yalnız yasa karşısnda değil, yaşamda da erkekle eşit olmayı elde etmelidir. Bu amaçla, emekçi kadınların, kamusal kuruluşların yönetimine ve devlet yönetimine daha çok katılması zorunludur. Bu işbirliği yoluyla kadınlar bilgilerini hızla geliştirecek ve erkeklere erişeceklerdir.” (Lenin, ‘An die Arbeiterinne am 21. Februar 1920’, Werke, c. 30, s. 363) ve ikincisi ise: “Hukukçularımıza göre, yasalardaki ilerleme, kadınların bütün yakınma nedenlerini, giderek artan bir ölçüde ortadan kaldırıyor. Modern uygarlığın yasama sistemleri, ilk olarak, evliliğin geçerli olabilmesi için, eşlerin özgürce onadıkları bir sözleşme olması gerektiğini, ikinci olarak da, evlilik süresince eşlerin birbirine karşı aynı hak ve görevlere sahip olmaları gerektiğini kabul etmekteler. Eğer bu iki koşul, mantıksal bir biçimde gerçekleşmiş olsaydı, kadınlar bütün istediklerine sahip olabilirlerdi. Özgül bir biçimde hukuksal bir nitelik taşıyan bu kanıtlama, cumhuriyetçi burjuvanın, proleter hakkını reddetmek ve onun ağzını kapamak için kullandığı kanıtlamanın ta kendisidir. İş sözleşmesi de taraflar arasında özgürce yapılmış sayılır. Ama bu özgürlük, taraflar arasındaki eşitliğin, yasa tarafından kağıt üzerinde kurulmasına dayanır. Sınıf durumları arasındaki ayrılığın taraflardan birine verdiği güç, bu güçlü tarafın öbürü üzerindeki baskısı, bütün bunlar yasayı hiç ilgilendirmez ve iş sözleşmesi boyunca, biri ya da öbürü açıkça vazgeçmedikçe, iki taraf da aynı haklardan yararlanıyor sayılır. Ama iktisadi koşullar, işçiyi sözümona hak eşitliğinin son kırıntılarından da vazgeçmeye zorlarmış; bu, yasanın hiç umrunda değildir. Evlilik içinde, erkekle kadının hukuksal eşitliğinde de durum bundan daha iyi değildir. Kadın-erkek arasında, daha önceki toplumsal durumlardan bize miras kalmış bulunan eşitsizlik, hiçbir zaman kadının iktisadi baskı altında oluşunun nedeni değil, sonucudur.” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, SOL Yayınları, 2002, s. 85)

[48] G. Özgür, Rusya’da 1917 Ekim Devrimi ve Kadınların Kurtuluşu, Dönüşüm Yayınları, 1993, cilt 1, s. 11

[49] Zira, kadının emek gücünün sermaye tarafından, emek süreçlerinde ve bununla bağlantılı olarak ‘toplumsal refah’ yaratma hususunda devlet regülasyonunun kısıtlı bir çapa sahip olduğu bir tarihsel konjonktürde seferber edilmesi, daha önce üzerinden kısaca geçtiğimiz üzere, onun sırtına yalnızca ‘çifte bir yük’ bindirme sonucuna yol açmıştır.

[50] ‘Komünist tavır’ olarak adlandırdığım kavrayış biçimini biçimlendiren ve çalışma boyunca üzerinde durmadığım bir faktörden kısaca bahsetmenin yararlı olduğunu düşünüyorum. Ailenin ekonomik manada üretici bir güç olmaktan çıktığı gerçeğinden hareketle, onun bir toplumsal birim olarak işlevini kaybettiği fikrine ek olarak; bahsettiğim kavrayış biçimini şekillendiren bir diğer unsur, üretici güçlerin rasyonel bir çizgide örgütlenmesini sağlayarak üretken süreçlerdeki her türden israfı minimuma indirme gayretidir. Bu israf-merkezli, planlamacı çizgi 19. yüzyılın Marksist literatüründe kendine az yer bulabilmiş olsa da, yüzyılın sonunda Taylorist hareketi ortaya çıkaran toplumsal koşullardan da de bir nebze etkilendiğini düşündüğüm bir şekilde devrim-öncesi teorik yazında kendine önemli bir yer edinmiştir. İsrafı önleme odaklı bu çizgiyi somutlayabilmek adına Engels’ten şu pasajı alıntılamak istiyorum: “Emek gücünün en büyük tasarrufu, dağınık güçlerin toplumsal kolektif güç için birleştirilmesine dayanan sistemdir. (...) Her ailenin birazcık yemeğini pişirdiği, ayrı yemek takımı sağladığı, ayrı bir aşçı tuttuğu, yiyeceklerini pazardan, bahçeden, kasaptan ve fırıncıdan ayrı getirdiği şimdiki dağınık ev yönetiminde ne kadar çok alan, gereç ve emek gücü israf olur! Kolayca kabul edilebilir ki, yemek hazırlamann ve hizmetin ortaklaşa yapılması durumunda bu iş için şimdi harcanan emek gücünün üçte ikisi tasarruf edilebilir, gene de geri kalan üçte biriyle, işler şimdi olduğundan daha iyi ve daha özenle yerine getirilebilir.” (Engels, ‘Zwei Reden in Elberfeld’, Werke, c. 2, s. 546)

[51] Bulunabilen kısıtlı sayıdaki istatistiğin gösterdiği, 1922 yılına gelindiğinde tüm ülkede, açlık sınırı ve altında yaşayan yaklaşık yedi buçuk milyon çocuk bulunduğudur. (Goldman, a.g.e., s. 59)

[52] Dönemin kadın ve aile politikalarını kavrama çabasına bu üç temel toplumsal motiften herhangi biri dahil edilmediği sürece; komünist toplumun nüveleri olduğu su götürmez bir gerçek olan çocuk bakım evleri ve kamu yemekhaneleri, Savaş Komünizmi dönemini takip edecek olan yıllardaki akıbetleri nedeniyle, araştırmacının siyasal konumlanışına göre değişiklik gösterecek şekilde, “Stalinist muhafazakarlığın kurbanı” yahut “Bolşeviklerin sosyalist kimliğinin vücut bulduğu hücreler” şeklinde tanımlanmaya ve temelsiz bir yüceltmeye açık hale gelecek; yahut bu dönemdeki varlıkları, Bolşevik rejimin pragmatik siyasi anlayışının sonuçlarından biri olma mertebesine indirgenerek, yine akıbetleri nedeniyle “rejimin kadınların kurtuluşuna esasen hiç önem vermediği gerçeğinin somutlanışı” gibi değerlendirmelere maruz kalarak benzer bir şekilde küçük görülebilecektir. Bahsi geçen komünal hizmet üniteleri, olduğundan fazlası değildir: Geleceğin komünist toplumunun günlük yaşayışının nüveleridir; ancak kökünü kadın ve ailenin komünistçe kavranışından aldığı kadar, abluka altında ve yıkılma tehlikesiyle burun buruna olan bir rejimin, biriken toplumsal enerjiyi dizginleme ve açlık gibi gayet güncel bir sorunu mümkün olan en hesaplı yoldan (enerji, işgücü ve besin maddesinden tasarruf etme yoluyla) giderme kaygısından da almaktadır.

[53] A. Sviderskii, “Razvitie Obshchestvennogo Pitaniia v Rykakh Zhenshchiny,” Kommunistka, 8-9 (1921). 26-29 (aktaran, Goldman, a.g.e., s. 128-129)

[54] Goldman, a.g.e., s. 69-70

[55] “Genel yemekhaneler, kreşler, çocuk yuvaları –bunlar, böylesi filizlerin (çn. Komünizm filizleri) güzel örnekleridir; bunlar, tumturaklı sözlerden, tantanadan, törenlerden uzak, ama kadının kurtuluşuna gerçekten elverişli, toplumsal üretimdeki kadar kamusal yaşamda da kadının rolü yönünden onun erkek karşısında eşitsizliğini azaltmaya ve ortadan kaldırmaya gerçekten elverişli yalın, günlük araçlardır. (...) Örnek üretim, örnek komünist zubotnikler, her şinik tahılın sağlanmasında ve dağıtımında örnek bir özen ve dürüstlük, örnek yemekhaneler, işçi evlerine ya da ev bloklarında örnek bir temizlik –bütün bunlar, gerek basınımızda ve gerek her işçi ve köylü örgütünde şimdikinden on kat daha çok dikkat ve özen konusu olmalıdır. Bütün bunlar komünizmin filizleri; bu filizlerin bakımı bizim ortak ve en önde gelen görevimizdir.” (Lenin, “Büyük Başlangıç”, Marx, Engels, Marksizm, SOL Yayınları, 1997, s. 455-456)

[56] Goldman, a.g.e., s. 63-65

[57] L. A. Zhukova, “Deiatal’nost’ Detkomissii VtsIK po Okhrane Zdorov’ia Detei (1921-1938),” Sovetskoe Zdraveookhranenie, 2 (1978), 65 (aktaran, Goldman, a.g.e., s. 67)

[58] P.I. Liublinskii, “Okhrana Detsva i Bor’ba s Besprizornost’iu za 10 Let,” Pravo i Zhizn’, 8-9 (1927) 30 (aktaran Goldman, a.g.e., s. 68)

November 25, 2008

"Parlamenter Demokrasinin Krizi" Üzerine

Düştüğüm nota göre, Carl Schmitt'in Parlamenter Demokrasinin Krizi'ni ilk defa 2005'te okumuşum. Heyecan verici bir yapıt olduğunu düşünmüş ve -itiraf etmeliyim; o vakitler, parlamentonun liberal demokrasilerde büründüğü forma karşı içten içe duyduğum kini somutlayabileceğim düşünsel bir mecraya yol verdiğini hissetmiştim. Bu hissiyat, o sıralarda, asgari bir derinliğe sahip bir okuma alışkanlığından yoksun ve sağlıksız biçimde kızgın (serseri mayın nitelikli olmasından kelli) ben için, liberal demokrasiye yönelik böylesi güçlü negatif duyguların aralayabileceği tehlikeli kapı üzerine fikir yürütme zahmetine girememe anlamına geliyordu diye tahmin ediyorum; zira Schmitt'in çalışmasını okumanın ardından eleştirilebilecek pek de bir şey bulamadığımı hatırlıyorum hayal meyal. Çalışmayı [1] dün yeniden elime aldım ve bundan üç yıl önce nasıl olup da etkilenmiş olduğumu az çok kavrayabildiğimi sanmanın yanı sıra, Schmitt'in hangi savlarını benimseyip hangilerini sapkın bulduğumu kendime anlatabildim -kendisinin, tıpkı Heidegger gibi, bir Nazi sempatizanı/ideologu olduğu gerçeğini unutmaya çalışarak gerçekleştirdim bu okumayı [2]. Schmitt'i anladığımı düşünerek okumak bir yönden keyif verici (bu; Aristo, Gökalp, Fourier, Hegel gibi 'uğrak'ları okumanın verdiği hazdır) çünkü kendisini ve yapıtını bir bütünsel çerçevenin içine yerleştirebilme imkanı sağlıyor; bir diğer taraftansa PDK'ya hakim olan volkçu öğeler gözönünde bulundurulduğunda sofistike görünen savlarının ilkelliğini farketmek can sıkıyor.

Schmitt'in burjuva demokrasisi v
e burjuva demokrasisinin tıpkı seçimler gibi işlevsel bir niteliğe sahip mediumlarından olan 'parlamento'ya saldırısı, ölümcül nokta vuruşları yapıyor. Vuruş, parlamentonun varlığının üzerine yükseldiği düşünsel temel ve temel prensiplerin, 'modern kitle demokrasisi' olarak adlandırdığı liberal nitelikteki demokratik rejimlerin 19. yüzyıldaki engellenemez görünen yükselişi karşısında eriyerek yokolduğu iddiası etrafında şekilleniyor. Schmitt'în temel prensip olarak addettiği ve yokolduğunu belirttiği nosyon ise, parlamentonun 'farklı düşüncelerin -süfli çıkar çatışmaları düşüncelerin savuncularını etkilemeksizin- karşı karşıya geldiği ve savunucuların birbirlerini 'rasyonel' yollarla ikna etmeye çalıştığı, yasal olarak kurgulanmış bir ortam' olma iddiasıdır. Bu yokoluşun 'modern kitle demokrasinin yükselişi'ne bağlanması ise, parlamentonun, burjuva demokratik devrimlerin 17. ve 18. yüzyıllarda gerçekleştirildiği İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde kuruluşunu önceleyen bir şekilde, farklı toplumsal unsurların 'ortak düşman monarşi'ye karşı varlığı savunulması gereken bir platform olarak kurgulanmasının, günümüzde geçerliğini yitirmiş olduğu savı yoluyla gerçekleştiriliyor. Buna göre, ilk aşamada parlamentonun 'karşısına' dikildiği monarşinin siyasi anlamda etkin varlığının kaybolması ve liberal demokrasinin kendisini süreç içinde konsolide etmesi ile bununla elele ilerleyen bir şekilde partizanlığın doğuşu nedeniyle, 'fikirlerin çarpıştığı' bu farklı unsurları birleştirici platform, 'kurucu kolon' olarak nitelendirilebilecek varoluş nedenini kaybetmiş; kendi 'tözsel' varlığını, öne sürülebilecek pratik-siyasal nedenlerin dışında kalan (örneğin, "burjuva demokrasi ve parlamento, Bolşevik yahut Faşist tip bir siyasi örgütlenme biçiminden iyidir zira tüm eksikliklerine rağmen sahip olduğumuz bu rejim 'kötünün iyisi'dir" şeklinde bir akıl yürütme) düşünsel bir prensibe atıfla meşru kılamaz hale gelmiştir. Bu noktada şu soru akla geliyor: "Parlamento, varoluşunun hiç bir döneminde, Schmitt'in düşlediği 'rasyonel ve hiç bir çıkarı olmayan' teknoratik nitelikli siyasi elitlerin fikir paylaşımında bulunduğu bir platform olmuş mudur?" Benim burada öne sürebileceğim argüman, Schmitt'in parlamento okumasının neredeyse pastoral/idilik bir kimliğe sahip olduğudur. Burjuva parlamentosu, hiçbir liberal-demokratik bağlam dahilinde, toplumun (kuruluş dönemleri söz konusu olduğunda ise, burjuvazinin) yüzyüze olduğu çıkar çatışmalarından muaf vaziyetteki rasyonel elitlerin 'toplumsal iyi'yi -greater good- tartışmak adına biraraya geldikleri bir platform olmadığıdır. Schmitt'in, 'parlamentonun üzerine yükseldiği düşünsel temeller konu dışı (irrelevant) hale gelmiştir' biçiminde özetlenebilecek savı, çıkış noktası itibariyle tarihsel bir hataya haizdir zira bahsi geçen temeller hiçbir vakit toplumsal gerçekliğe denk düşmediği için burjuvazinin doğumu ve yükselişinin ürünü olan liberal-demokratik parlamentonun temeli her zaman, bir anlamda, 'konu dışı' idi. Ancak, atlanmaması gereken çok önemli bir husus, burjuva parlamentonun varlığı, liberal demokratik ethos'un üzerinde ısrarla durduğu 'seçen-seçilen/yöneten-yönetilen özdeşliği'ni sahici bir eşitlik eksenine oturtmak anlamında, her ne kadar yetersiz idiyse/ise de, insan özgürleşmesinde, kuşkusuz bir üst basamağa işaret etmektedir. Burjuva parlamentosunun tarihsel vasfı ve tarihsel bağlam içinde 'ilerici' niteliği kati surette unutulmamalıdır. Bu savla birlikte, Schmitt'in konumuna yakınlaştığımı hissediyorum. Her ne kadar Schmitt, parlamentonun tarihsel ilerici kimliğini bütünüyle yanlış bir akıl yürütme şeması dahilinde olumluyorsa da, vardığımız sonuç değişmiyor: Burjuva parlamento, bahsi geçen vasfını doldurarak tamamlamış; tarihin çöplüğüne gönderilmeye hazır bir şekilde, kendisini yıkacak iradi hareketi beklemektedir.


[1] Çalışma, eser ve yapıt deyip, ısrarla 'kitap' demediğimi farkettim şimdi. 'Kitap' demek 'plak' demek gibi birşey. Bir tarafta sayfalara yazılan, mikrofona söylenen sözler; bir diğer tarafta da onu konvansiyonel bir forma kavuşturan bir süreç var -ve bu süreç, 'kitap' ve 'plak' formlarında somutlanıyor. 'Kanka, geçen gün bi kaset dinledim' demek yerine bir araya gelmiş bir şarkılar bütününü bürünmüş olduğu özgün formdan soyutlanmış haliyle 'albüm' olarak nitelendirmeyi tercih etmek gibi (hmm, aslında şimdi düşündüm de, benim ona 'albüm' adını koyabilmemi bizzat sağlayan, bu şarkılar bütününün bir irade tarafından herhangi bir forma büründürülmesi işlemi zaten. Yani formdan soyutlanmış bir içerik galiba zaten mümkün değil).

[2] Neden böyle bir yol seçtiğime dair bir çift söz: Schmitt'in bir Nazi ideologu olduğunu akılda tutarak gerçekleştirilecek bir okuma, ister istemez, yazarın burjuva demokrasisine yönelttiği okların felsefi niteliğini, aynı eserin NSDAP rejiminin pratik kaygılarını meşrulaştıracak düşünsel temeli ne tür bir fikir silsilesi dahilinde inşa etmiş olduğu gibi başlı başına ciddi (ancak apayrı) bir meselenin gölgesinde bırakacaktır. Merak ettiğim ve özellikle ilgilendiğim mesele Schmitt ve parti/rejim arasındaki bağıntının nasıl kurulabileceği konusu değildi. Bu nedenle, bahsettiğim okları azami bir kapasitede kavrayabilmek uğruna, bu bağıntının varlığını aklımdan çıkarmaya çalıştım.